Arap Alevilerin Devlet ile İlişkileri ve Sekülerlik

18 Ekim 2016 Salı, 14:09
5-h-mertcan

Arap Alevi Konferansı 2. Atölye

 

Arap Alevilerin Devlet ile İlişkileri ve Sekülerlik

 

Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Hakan MERTCAN

(Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi/ Uluslararası İlişkiler)

Raportör: Songül Demet Taşar

Devlet sınıflı toplumların bir ürünüdür. Farklı sınıfların olduğu yerde farklı görüş ve yaklaşımların olması doğaldır ve bu toplantıda bulunanların farklı sınıfsal aidiyetlere mensup olduğu da bir vakadır. Bu durum sorunların tespit edilmesini, çözüm ve önerilerin oluşmasını da kuşkusuz etkiler. Fakat sınıfsal farklılığımıza rağmen ortak bir kimlik etrafında buluştuğumuz, belirli ortak değerlere, ilkelere sahip olmamız, ortak kutsal aidiyetler, miras ve inanç dolayısıyla bir kimlik mücadelesine yönelik ortak bir hat örülebileceği konusunda bir öngörüye sahibiz.

Toplantımızda bize dayatılan, ezber ve resmi tarih anlayışının dışında, bilimsel bir perspektiften tarihe baktık. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş süreci değerlendirildi. Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki bazı noktalardaki süreklilik ilişkisi Aleviler özelinde tartışıldı:

Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri var olan Sünni-İslam geleneği diğer kimliklerin gelişmesine izin vermemiştir. Osmanlı’nın Aleviliğe resmi bir statü vermediği, Alevileri İslam içerisinde sapkın ve rafizi bir topluluk olarak gördükleri, Osmanlı Sultanı Yavuz’un 16.yy. başlarındaki katliamından sonra Alevilerin Lazkiye dağlarının ulaşılması güç doruklarına mahkûm edildiği ve özellikle 19.yy.da sistemli bir biçimde Sünnileştirme politikalarına maruz bırakıldıkları, zulüm ve baskı altında tutuldukları konuşuldu. Bu uzun yüzyılda Arap Alevilerin çok sayıda katliam yaşadığı, devletin şedit yüzüyle çok daha sıcak karşılaştıkları bir vakıadır.

Osmanlı’nın bu yöndeki politikaları sonucu, Osmanlı’dan kopuşun, Osmanlı Devletinden geriye kalan topraklarda yeşerecek modern-bağımsız-laik Türkiye devleti fikrinin Arap Aleviler tarafından sempatiyle karşılandığı yaklaşımı dile getirildi.

Birinci Dünya Savaşı’nda ve milli mücadele surecinde Arapların fazlaca emek vermesi ve işgale karşı direnç göstermesine rağmen, ilerleyen süreçte Cumhuriyetin yönetici eliti tarafından ayrımcı politikaların devam ettirildiği, Arapların hain olarak gösterildiği, genel olarak Arap imajının olumsuz bir biçimde kurgulandığı tartışıldı. Hatay’ın ilhak sürecinin de resmi tarih anlayışının tersine oldukça karanlık, sopalı ve kanlı bir dönem olduğu ifade edildi.

Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren ağırlıklı olarak ‘Türklük’ üzerinden tektipleştirme politikası uygulanmış; göç ettirme, bölgenin demografik yapısını değiştirme, hars komiteleri vd. oluşumlar aracılığıyla Arap Alevilere yönelik asimilasyonun sistemli bir biçimde uygulandığı görülmüştür. İleriki dönemlerde ise Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer resmi kurumların yaklaşımlarıyla Aleviliğin asimilasyonuna, ötekileştirilmesine, Alevilere yönelik olumsuz bir söylem kurulmasına yönelik adımların atıldığı ve yükselen muhafazakârlıkla birlikte devletin Alevisinin yaratılmaya çalışıldığı bir döneme geçildiği görülmektedir.

 

Tartışmalar-Yaklaşımlar-Öneriler

Bugün Hatay olarak bilinen tarihte Liva İskenderun (İskenderun Sancağı) denilen coğrafyanın ilhak sürecinin Arap Aleviler açısından oldukça hassas, önemli ve sıkıntılı bir dönem olduğu, resmi Türk Tarih tezlerinin ve devletin resmi tarihçilerinin anlatıların tersine; bu dönemde bir takım vaatlerin ve ikna politikalarının dışında, şiddetli, baskıcı ve kanlı bir süreç yaşandığı, halen gizli kalan, gün yüzüne çıkmayan, konuşulmayan çok sayıda olayın olduğu tartışıldı. Hatay Devleti’nin ve atama ile belirlenen vekillerin oluşturduğu Meclis’in halktan yana pek bir karşılığı olmadığı fakat o döneme şahitlik etmiş kişilerin bugün dahi travmanın etkisiyle konuşmadığı ve sindirildiği yönünde tespitler yapıldı. Bu dönemin Arap Aleviler açısından yakından incelenmesi ve yazılan kaynakların bulunması, yabancı kaynakların çevrilmesi ve o dönemde yaşayan Zeki Arsuzi gibi önder kişiliklerin tarihe not düşülmesi gerektiği belirtildi.

Tek partili dönemde Türkleştirme politikalarına dayanarak Arap Alevi toplumunu çözmek yani bu toplumun değerlerini-tarihini-dilini ve kültürünü Türklük potasında eritmek için devletin sistemli ve bilinçli olarak toplumun üst kesimiyle yani “münevver” olarak adlandırılan, okumuş, varlıklı ve toplumsal temsili olan kesimlerle, yakın temas geliştirmesi ve devamında devletle ilişkilenen bu sınıfın toplumun geri kalan kesimlerini etkilemesi, peşinden sürüklemesi; bu sayede toplumun asimilasyonunu hızlandıran politikaların etkili biçimde hayat bulduğu süreçler yaşandığı tespiti yapıldı.

Diyanet’e yönelik çeşitli eleştiriler ve önerilerde bulunuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilere yönelik çarpık söylemler üreten ve Aleviliği karalayan yayınlar yaptığı; bu kaynakların da hala kullanıldığı belirtildi. Diyanet’in kaldırılması yönünde güçlü bir mutabakat olmakla birlikte yeniden yapılandırılmasına yönelik de görüşler ortaya konuldu. Fakat her halükarda mevcut durumun kabul edilemezliği dile getirildi. Yapılandırılacak bu kurumda dini yapıların kendi kendilerini tanımlaması gerektiği, bu kurumun özerk bir yapı olması gerektiği önerileri dile getirildi. Bahsi geçen ayrımcı; nefret söylemi içeren yayınların da biran önce temizlenmesi gerektiği belirtildi.

Devlet eliyle düzenlenen Alevi çalıştaylarının, Alevi sorunlarını çözmekten ziyade devletin Alevisini yaratma amacına hizmet ettiği genel olarak anlaşılmıştır. Yaşananlar Aleviler olarak bizlerin kendi taleplerimizi ve çözümlerimizi üretebileceğimiz örgütlü yapıyı oluşturma zorunluluğumuzu daha net olarak bizlere göstermektedir. Bu konuda devletten gerçek bir çözüm bekleme talebimizin bir karşılığının olmadığının altı çizildi.

Etnik olarak Arap kimliği ve dinsel açıdan Alevi kimliği her daim yok sayılmış, bastırılmış ya da ötekileştirilmiştir. Kısacası Türk-Sünni kimliği dışında yer alan birçok topluluk gibi Arap Aleviler de hiçbir dönem resmi olarak tanınmamış, varlıkları kabul edilmemiş, kolektif kimlik hakları tanınmamıştır. Buradan hareketle, hem kimlik hem inanç konusunda mücadele verme gerekliliğinin altı çizilmiş; bunun yanında güncel koşullarda Alevi kimliğine yönelik saldırıların artmasının, Alevi kimliğini biraz daha ön plana çıkarmayı gerektirdiği görüşü öne sürülmüştür.

Arap Aleviler olarak kendimizi nasıl tanımlayacağımız konusunda birbirinden farklı yaklaşımların olduğu görülmektedir. Kendi aidiyetimizi tanımlama konusunda grup içi derinlikli, tarihsel ve teolojik kaynaklara dayanan tartışmalar yürütülebileceği ama tartışmaların düzeyli, sakin ve ayrıştırıcı olmayan bir tarzda sürdürülmesinin önemi ortadadır. Güncel problemlerimizden biri olarak Sünnileştirmenin yanında Şiileştirme politikalarının da Aleviliği asimile etmenin bir başka yönü olduğu belirtildi. Kimliğe yönelik tanımlamalarla ilgili toplumda baş gösteren ayrışmaların dışında bütünleştirici yaklaşımlara ihtiyaç olduğu vurgulandı.

Arap Aleviler’in ezilen diğer kesimlerle birlikte ortak mücadele etme, Sünni muhafazakârlığın iktidarına karşı, ezilen tüm inançlarla ortak mücadele hattı geliştirme gerekliliği vurgulandı.

Arap Alevilikte tabu haline getirilmiş olan Kemalizm, lider kültü, resmi tarih tezleri ve benzer konuların daha açık bir şekilde tartışabilmenin ciddi bir ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Bu gibi konuları, devletin perspektifinden ya da hakikate dayanmayan ezber bilgilerle değil de, analitik ve eleştirel bir akılla, bilimsel perspektif ve yöntemlerle incelemenin gerekliliği vurgulandı.

Geleneksel yapıların ve bazı ritüellerin yeniden gözden geçirilip günümüz koşullarının ihtiyaç duyulduğu bir forma kavuşturma yönünde öneriler de sunuldu.

 

Ortaklaşılan Sonuçlar

1-Resmi tarih anlayışının dışında olmak koşuluyla Arap Aleviler olarak kendi tarihimizle yüzleşmek ve bizlere dayatılan ezberleri reddederek gerçek tarihimizi ortaya çıkarma ihtiyacındayız.

2-Arap Alevi toplumunun geleneksel örgütlenme modeli ve dayanışma kültürünün oldukça köklü olduğu bilinmektedir.  Asimilasyonla birlikte çözülme tehlikesi geçiren bu yapıları güçlendirmemiz ve buradan güç almamız gerekmektedir. Bu konuda çalışma yürütecek akademilerimizi, kurumlarımızı geliştirmek durumundayız. Asimilasyonist politikaların sonucunda ortaya çıkan kuşaklar arası mesafelerin giderilmesi yönünde çalışmalar arttırılmalıdır.

3-Asimilasyona yönelik en köklü çözüm öz örgütlülük modelinin yaratılmasıdır. Kendi taleplerimizi ve çözümlerimizi üretebileceğimiz mekanizmaları oluşturarak ihtiyacımız olan kurumsallaşmaları yaratabilmeliyiz.

4- Arap Alevilerin kendi ayakları üzerinde durabilmesi için “kültür-mozaik-renk” vb. şekildeki anlayışın dışında, kimlik mücadelesine, resmi-hukuksal olarak tanınmaya, kolektif grup haklarının elde edilmesine ihtiyaç vardır.

5-Mevcut laiklik anlayışına dünüyle bugünüyle eleştirel yaklaşıyoruz.  Bu laiklik anlayışını değil; din ve devletin kurumsal olarak ayrılmış olduğu, devletin dinler karşısında tarafsız bir konumda bulunduğu, çoğunluk olan dini anlayıştan olmayanların güvencede olduğu bir laikliğe ihtiyacımız olduğu vurgusu yapıldı.  Kurumsal ve hukuki olarak din ve devlet ayrılmalıdır, egemen devlet anlayışının dönüştürülerek/demokratikleştirilerek tüm farklı inanç grupları ve toplum kesimleri açısından özgür-adil bir ortamın ve demokratik ilkelerin hayata geçirmesi elzemdir.

6-Yüzlerce yıldır yaşadığımız bu ülkede eşit yurttaşlık talebimiz için mücadele etmek öncelikli görevlerimiz arasındadır; bunun yanı sıra, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve anadilde eğitim-sağlık hakkı talepleri de olmazsa olmazlar arasında yer almaktadır.

7-İçinden geçmekte olduğumuz can yakıcı süreçte, Arap Alevilerde sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin çoğaltılması ve halkta karşılık bulacak ortak çalışmalar örülmesi gerekmektedir.  Bu kuruluşlar ayrıntı denilebilecek mevzulara takılmamalı, kişisel menfaatlerin toplumsal menfaatlerin önüne geçmesine izin vermemeli, dışlayıcı olmamalı, ortak değerlerle yan yana gelmeyi hedef edinebilmelidir. Ayrıca yaşanan olaylar bizlere göstermektedir ki, diğer Alevi topluluklar ve bu toplulukların kurumlarıyla ortak bir mucadele ve dayanışma hattı oluşturulması zaruridir

8-Varolma mücadelesi veren toplumumuz kendi ayakları üzerinde durmak için örgütlenme ve mücadele yürütme ihtiyacı hissetmektedir. Bu mücadelede kapsayıcı ilkelerle çalışma yürüten kurumlar-örgütlülükler ortaklaşmalı ve Arap Alevi değerlerine sahip olan, toplumdaki her kesimin söz sahibi olabileceği bir çatı oluşturulabilmelidir. Örgütlü bir yapı olmadan, bütünleştirici bir hat örülemeden bu ihtiyaç, talep ve hedeflerin gerçekleştirilemeyeceği insanlık tarihi ve tecrübesiyle sabittir.

_mg_2302