Antakya Kendi Tarihini Anlatıyor

12 Kasım 2016 Cumartesi, 11:28
liva-iskenderun-nufus-karti-transparan-2

   İskenderun Sancağı’nın İlhakı Sözlü Tarih Çalışması

   Rapor -1                               

İskenderun Sancağı’nın Türkiye’ye ilhakı sosyal bilimler literatüründe nispeten az çalışılan konulardan biridir (Bu konuda iki değerli çalışma için bkz: Ada 2005, Duman 2015). Özellikle tarihsel-antropolojik çalışmaların azlığı, 1939 dönemini, bu bölgede yaşayan toplumların deneyimleme biçimlerini anlamakta güçlük yaratmıştır. Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü olarak Türkiye topraklarına dahil edilen İskenderun Sancağı halklarının devlet ile olan ilişkileri, birbirleriyle olan ilişkileri, Fransız mandası altında olan yıllarda yaşam biçimlerini araştırdık. Yaklaşık altı ay süren sözlü tarih görüşmeleri dahilinde, günümüz ‘Hatay’ ilinin pek çok ilçesinde farklı etnik ve dinsel topluluklar ile görüşmeler gerçekleştirdik. Bu çalışma hem İskenderun Sancağı ilhakına dair ‘içeriden’ bilgi almayı hem de ilhak sonucunda göçler, dönüşen kimlikler ve uluslaştırma politikalarına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Resmi tarih çoğu zaman tarihin tahrifini beraberinde getirdiği gibi pek çok kere muktedir olanlar tarafından yazılır. Trouillot’un (2015) ‘Geçmişi Susturmak’ kitabında belirttiği gibi her anlatı tam anlamıyla doğruyu ya da yanlışı işaret etmez ancak her anlatı sessizliği bozar. Sıtkıye Matkap’ın da altını çizdiği üzere[1] resmi tarih, kahramanlık hikayelerinin muktedirler ve adı sanı çok bilinmeyen askerlerce “işgal edilen” değil “fethedilen” topraklarda nasıl gerçekleştiğinin fotoğrafını sunar. Tarih algımıza da  kaynak olan milli tarih, yazarlarının aktarmak istediği kadarıyla, olmuş bitmişlerin “bilimsel” sosla meşrulaştırıldığı bir alandır. Bu nedenle 1939 henüz unutulmamış ve hala canlı tanıklıklar mevcutken biz de bir araştırma enstitüsü olarak yerel ve bölgesel dinamiklerin tarihsel düzlemde nasıl sözlü tarih aracılığıyla aktarılabileceğinin peşine düştük.

 

sule

Figür 1 -Atatürk Anıtı-Antakya/Merkez (Foto:Şule Can)

1939 yılında Antakya’ (Hatay) nın Türkiye’ye ilhak edilme süreci günümüzde unutulmaya yüz tutmuş tarihsel bir dönemdir. Sınırlı da olsa yazılı kaynaklar ve resmi tarih belgelerinde diplomatik ve bürokratik bir ilhak dönemi anlatısı bulmak mümkün. Ancak bu tarihsel anlatılar problemli sunulmuş olmasının yanı sıra yerel sözlü tarihi yeterince dikkate almamıştır.

Bu çalışmayı belli başlıklar altında 3 rapor halinde sitemizde yayınlayarak daha sonra bir kitapçık şeklinde basılı biçimde bu konu ile ilgilenen tüm okurlara ulaştıracağız. Okumakta olduğunuz bu rapor ilkini teşkil ederken 2016 yılı içerisinde tamamlanması planlanan iki rapor daha hazırlanmaktadır. Bu raporların konuları temelde şöyledir:

 

  • Fransız Dönemi ve Fransız Mandasını Hatırlama Biçimleri
  • Türkleştirme Politikaları ve ‘İlhak’ın Yerel Yüzleri
  • 1939 Sonrası: Toplumsal Bellekte Folklorik Nostalji

 

Araştırma Soruları ve Çalışmada Kullanılan Metotlar:

Bu sözlü tarih çalışması antropolojik yöntemler izlenerek gerçekleştirilmiştir. Bir eğitim çalışmasıyla başlayarak bu proje yüksek lisans ve doktora öğrencileri, bağımsız araştırmacılar ve sivil toplum gönüllüleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Farklı etnik ve dinsel topluluklara ait kişilerle eşit sayılarda görüşmeye yer vermek amaçlanmıştır ancak Arap topluluklar içerisinde Hatay’da en büyük topluluğu Arap Aleviler oluşturduğu için Arap Alevi görüşmeci sayısı çoğunluktadır. Bu çalışma başta Defne, Antakya, Altınözü, Samandağ ve köyleri ile birlikte ve civarında gerçekleştirilen etnografik görüşmeler ve ilgili kaynaklara başvurarak hazırlanmıştır. Birebir yapılandırılmış ve yarı-yapılandırılmış görüşmeler, odak grupları, ikincil kaynaklar ve görseller bu çalışmada izlenmiş temel yöntemlerdir. Görüşmelerin kayıt altına alınması sonradan üzerinde çalışma yapabilmek ve arşiv niteliği taşıması (izin verilmesi halinde) nedeniyle esas alınmıştır. Görüşmelerde sorulan sorulardan bazı örnekler şöyledir:

  • Nerede doğup, büyüdünüz?
  • Kaç kardeştiniz, aile hayatınız nasıldı? Nasıl geçiniyordunuz?
  • 1930’lar ve 1940’larda hangi gruplar burada yaşıyordu? Siz ne kadar süredir burada yaşıyorsunuz?
  • (Fransız dönemini hatırlıyorsa) Fransız döneminde hayat nasıldı? Haklarınız var mıydı?
  • Referandum döneminde seçim oldu mu? Nasıl oldu? Sizin aileniz veya siz oy kullandınız mı?
  • Türkiye İskenderun Sancağı’nı ilhak ettikten sonra hayat nasıl değişti? Türklerle ilişkiler nasıldı?
  • 1939 itibariyle en çok ne tür zorluklarla karşılaştınız?
  • Burada aktif bir çatışma ve zulüm yaşandı mı? Nasıl ve kimler arasında?
  • Suriye’de kalmak isteyenler var mıydı? Onlar kimlerdi ve ilhaka itiraz ettiler mi?
  • Çevrenizde yaşayan Arap Hıristiyanlar, Türkler veya Ermeniler var mıydı? Onlarla ilişkileriniz nasıldı?
  • Türkiye’ye katıldıktan sonra göç yaşandı mı? Kimler Suriye’ye ve Lübnan’a göç etti ve neden?

Şüphesiz ki bu çalışmayı gerçekleştirirken pek çok zorluk yaşadık. 1919-1920 yıllarında Fransız Mandası dönemini hatırlayan kişiler genelde 80 yaş üzerinde olduğundan hem bu kişileri bulma hem de araştırmayı açıklamak açısından zorluklarla karşılaştık. Farklı ilçelerde dönemi hatırlayan ve anlatmak isteyenleri bulmak için 10 kişilik bir ekip tespit yapabilmek için ciddi çabalar gösterdi. Zaman zaman kayıt altında olmak istemeyen görüşmeciler ile ayrıntılı not alarak görüşme yapmak durumunda kaldık.

 

1-Fransız Dönemi İskenderun Sancağı ve Fransız Mandasını Hatırlama Biçimleri

Osmanlı güçlerinin zayıflaması ve tımar sisteminde oluşan sıkıntılardan dolayı 20. yüzyılın başında Antakya’nın en belirleyici özelliği ağaların elinde bulundurduğu topraklarda çalıştırılan emekçilerin mağduriyeti (yani sınıfsal sıkıntılar) çeteleşme ve paramiliter grupların ortaya çıkışıdır. Çeşitli Arap, Türk ve Ermeni aileler, toprak ağaları içeren ‘çete’ dönemi aynı zamanda ulusal bilincin yükselmeye başladığı döneme denk gelir. Bu nedenle Antakya’da hem etno-dinsel hem de iktidar savaşlarının yerel düzeyde en fazla Fransız işgalinin hemen öncesinde olduğunu söylemekte yarar var. Fransız mandası dönemi (1919-1938) genelde çetelerin etkisinin az da olsa zayıflaması ve halkların baskıdan kurtulmuş olması nedeniyle nispeten rahat bir dönem olarak anlatılmaktadır. Elbette Fransız dönemi izlenen sömürgeci politikalar ve böl-yönet kuralı günümüze değin etkilerini devam ettirse de 1919-1938 dönemi özellikle gayri-Müslimler ve Arap Aleviler için katliam ve etno-dinsel şiddetin düşüşe geçtiği dönemdir. Aynı anda Türkiye’nin uluslaştırma politikalarını hızlandırdığı bu dönem farklı ‘ulusçulukların’ yarıştığı ve baş gösterdiği bir dönem olma özelliği taşımaktadır.

Bu çalışmanın ilk başlığında Samandağ, Altınözü, Defne ve Antakya’da Fransız dönemi sosyal ve politik bağlam, etnik ve dinsel dengeler ve ilişkiler hakkında sorulara odaklanıldı. Fransa’nın Suriye işgali genelde ‘küresel güney’ olarak adlandırdığımız sömürge çerçevesinde çalışılırken farklı konumlanmıştır. Buradaki kolonyal şiddet çoğu zaman sosyal bilimler literatüründe göz ardı edilmiş ve manda yönetiminin politikalarına daha çok değinilmiştir. Ancak sözlü tarih görüşmelerinde ön plana çıkan unsurlardan ilki Fransız mandası karşıtlığı dahilinde isyan eden grupların gördükleri şiddet üzerineydi. Literatürde kolonyal şiddet (colonial violence) olarak geçen bu kavram aslında tarihsel bağlamda Fransa’nın sömürgeleştirdiği yerlerde hakimiyetini nasıl meşrulaştırdığına dair de önemli bir fikir vermektedir.

 

trajon-su-kemeri-1925

http://www.stampworld.com/tr/stamps/Syria/Postage ‘den alınmıştır.

Altınözü’nden Arap Sunni ve 107 yaşında olan Emine teyze Fransız dönemini şöyle anlatıyor:

“Osmanlının çöküşünden sonra Fransızlar gelmeye başlar. Fransız askerlerinin çoğu Cezayir’den gelen siyahi insanlardan oluşur. Biz hayatımızda böyle insanlar görmedik hiç.  Fransızlar 12 sene Cezayir’de kalmış ve biri gelecek bize hükmedecek dediler  ‘’Nısrani’’ çok korktuk. Nısrani bize gelecek hükmedecek. Fransızlar Atlarıyla geldiler su verdik ve bizim köyde durmadı gitti. Fransızlar geldiğinde burada nüfus sayımı yaptılar her şeyi yazdılar. Ve burası Halep’e bağlı bir yer oldu. Arap, Türk herkesi yazdılar. Bir süre sonra kalacak mıyız gidecek miyiz diye korkarken bize karışmayacaklarını söylediler. Kısa süre sonra da çeteler oluşmaya başladı. Çetelerin Fransızlara karşı çatışmaya başlamalarıyla birlikte Fransızlar da onlara karşılık vermeye başladılar. Bizim köyün halkını ‘beydar’ denilen meydana çıkardılar. Çetecilerin eşlerini bulmak amacıyla yaptılar Fransızlar. Evlerin hepsinin kapısını açık bıraktık, kontrol ettiler. Elbiselerimiz ve buğdayımız dağıldı o zaman. Kime şikayet edebiliriz ki, edemedik. 75 baş koyun vardı bizde, Fransızlar 6 tane bize bırakıp gerisin aldılar. Buradan çete yoktu ama çevre köylerden vardı. Kişkinit’ten (Keskincik) biri gelmişti bizim köye o zamanlar. Fransızlar atın üstünde silah görünce çete olduğunu anladılar ve iz sürmeye başladılar. Yakalayıp vurdular onu, tabi biz kaçtık oradan. Daha sonra Ebu Halid (muhtar) zamanında çifteli köyünden çeteleri de burada vurdular. Bazılarına da işkence yaptılar. Biz korkudan dışarı bile bakamadık. Öldürdüklerini bizim köyün içme suyu kuyusunun içine attılar.

Türkler buralara gelmeye başladıklarında ise çocukların hepsini altın karşılığında toplamaya başladılar. Kaç çocuğun var, üç tane al ana her ay 3 altın. 25 tabur asker topladılar o zaman. Ve Atatürk mektup yazmış Fransızlara bu topraklardan çıkacak mısın yoksa seninle savaşalım mı? Cevaben de Fransızlar biz savaşmadan girdik buraya, aynı şekilde savaşmadan çıkarız. Fransızlar giderken maddi değeri olan her şeyi altınları beraberinde aldılar. Fransızların gidişini öyle hatırlarım ki: biz tarlada çalışırken o kadar uçak geçti ki bize gölge oldular uzun süre. (dibbebet) tanklar la da gittiler. Buralardan Suriye’ye doğru gittiler. Fransızlar burada hiç kimseye zarar vermedi. Keyfi çatışmalar yapılmadı. Kadınlara da zarar verilmedi. Hatta Fransızlar kaldıkları sürede tütün içmeyi bile yasakladır”.

Emine nene Fransızların bir yandan o dönem oldukça etkili ve halk üzerinde ciddi gücü olan Arap, Türk ve Ermeni çeteleri kast ediyor. Fransızlar ile çatışma halinde olan Arap çeteler diğer çeteleri ve silahlı herkesi yıldırmak için işkenceye maruz kalmıştır. Kolonyal şiddetin çıplaklığı kuyulara atılan bedenler üzerinden yeniden inşa edilmiştir. Bir yandan paralel zamanda Türk ordusunun para karşılığı asker ‘toplama’ işleminin devam ettiğini görüyoruz. Aynı şekilde diğer bir anlatıda o zamanlar ‘Kuseyr’ diye adlandırılan Altınözü’nü Fransızlar işgal ettiğinde direnç ile karşılaştıklarını ve yine şiddete başvurduklarını görüyoruz:

 

Fatma (Altınözü –Arap Sunni-84)

“Çeteler 1920 Fransız mandası ile başlamış. Kuseyr bölgesindeki çeteler Fransızlara karşı savaşmış. Ve Türkiye tarafını savunmuş. Bende o zamanlar en fazla 7-9 yaşında idim. Antakya vilayet olarak geçiyordu ve Haleb’e bağlıydı.

Fransızlar zamanında çeteler vardı. Bir tane de çete başı. Hemen her köyden çeteye katılanlar vardı. Çeteler iki şekilde bilinirdi.

  • Türkler
  • Vatan savunucuları Araplar

Fransızlar zamanında okula hiç gitmedim zaten okullar merkezlerde olurdu. Camide Arapça kuran kursu verilirdi, ben orada öğrendim ve kuranı hatmettim.

Fransızlar buralara Osmanlı ile savaşmadan girdi. 7 sene Fransızlar Kuseyr bölgesine giremedi. Çeteler savunuyordu kışlanın karşındaki bağda nöbet tutup Fransızların hareketini engellediler. Ta ki Fransızlar çete başlarından ikisiyle anlaşıp ele başlarını yakalayıncaya kadar

Bizim köyden 6 kişi biri çete reisi diğerleri normal savaşçı vardı, Kanberli’den ve Fatikli’den vardı. Belki 100-150 kişi olduklarını tahmin ediyorum toplamda.  Bizim köydeki çete reisinin ayrıca çok zengindi. Bir gün Antakya ya indi bu adam ve diğer çeteler güvenlik sorunu var deyip adamı harbiye tarafından çıkardılar. Çete reisi böylece kurtulmuş oldu. Burada ki okulun etrafına Fransızları konuşlandırdılar. Ben çocuktum o zamanlarda ama seyrettiğimi hatırlıyorum 40-50 çadır kurdular. Daha sonraları da geri kalan çeteleri bertaraf ettiler.  Çeteler sonra kimi yakalandı kimisi kaçtı. Bizim köyün çete reisi daha sonra Adana’ya kaçtı. Yakalanamayınca evin etrafına kanal açıp gaz yağı döküp yaktılar. Fakat Fransız askerleri yangın sönene kadar beklemiş evin etrafında kimseye zarar gelmesin. Evlere de sıçramasın diye arayı temizlediler.

Ben kendim o zamanlarda evimizin damına çıkıp toprak evi nasıl yaktıklarını izledim. Komşumuzdu zaten ve evler topraktı kolayca yandı ev.”

Anlatılarda karşımıza çıkan zorluklardan biri de Fransız yanlısı olanlar ile Türkiye yanlısı olanlara dair söylenilenlerdir. Azınlıkların ve Arapların nispeten rahat dönem yaşamış olması Fransız yanlısı oldukları anlamına gelmemektedir. Araplar bu dönemde kimi zaman hem Türkiye hem de Fransız karşıtı olmuş kimi zaman da tam bağımsız bir İskenderun Sancağı arayışına girmiştir. Ancak Türk çeteler Osmanlı’nın dağılışı itibariyle Türkiye taraftarı rol üstlenmiştir. Hatay’ın farklı bölgelerinde karşılaştığımız anlatılar –İskenderun, Samandağ, Altınözü gibi- Fransız dönemini yansıtma açısından kimi zaman ekonomik kimi zaman da sosyal bağlamda çeşitlilik göstermektedir. Yine Altınözü’nde bir çete üyesi ile Fransızlar arasında geçen aşağıda verilen diyalog dolu anlatıda Fransız askerleri ile halkın nasıl sürekli bir müzakere halinde olduğunu görüyoruz. Fransız mandası altında yaşanan dönem her ne kadar Suriye tarihini anlatan kaynaklar da var olsa da Antakya tarihinde bu dönemin nasıl izler bıraktığını (özellikle Türkçe dilinde) bulmak oldukça güç. Bu nedenle aslında halkın iradesini kullandığı bir dönem olmakla beraber Fransız ‘kolonileri’ Cezayir ve Fas gibi yerlerden bildiğimiz güç ilişkilerinin burada da nasıl var olduğunu görüyoruz. Bu anlatıda Emine nenenin kayını çetedir. Öldürülmemek için ne kadar iyi bir ‘adam’ olduğunu Fransızlara kanıtlamalıdır. Elbette bu anlatıda sömürgeci askerlerin hepsinin aynı olmadığını vurgulayan Emine nene Fransız-yerli halk ilişkisini ortaya döküyor:

“ Kuseyr bölgesinin karşısında Suriye’de Selkin’in üst dağlarında dururlardı. Adamın yemek alacağına dair askerler haber almış. Geldiler onu aldılar. Sorguya çektiler;
Nereye aldın yemekleri,  Nerde saklanıyorlar?
-Yok öyle bir şey, ne yemek aldım ne de yerlerini bilirim.

Çok dövdüler ama konuşmadı. Komutan En sonunda madem konuşmuyor öldürün onu o zaman diye emir verdi. Sağ kolundan bir asker sol kolundan bir asker tuttu onu nişan alıp vurmak için. Siyah tenli askerlerden biri dikkatlice bakınca adamı tanıdı.

-Asker nerelisin diye sordu?
-Şu çiftliktenim dedi.

-İsmin nedir?
-Mehmet.
-Senin ağalardan akraban kim var?
-Abdurahim ağa.

Asker onu tanıdı ve bırakıp komutanın yanına gitti. Zaten yediği dayaktan ayakta duracak hali yoktu, kaçamazdı. Asker düğmelerini çözmeye başlayınca komutan ona dönüp sordu:

-Ne yapıyorsun?
-Asker ben istifa ediyorum diye cevap verdi.
-Neden bu kararı verdin?
– Siz bu adamı idam edeceksiniz ama bu adamın hiçbir alakası ve suçu yok. Başını koparırsan bile bu adam yalan söylemez.
-Nerden biliyorsun?
-Bu adamın benim şahidim olduğu bir olay oldu. Ve yalan söylemedi, masum.
-Eğer tespit edersen bırakırım.
– Bir olay oldu ve bu adam o zaman Abdurahim ağanın yanına kaçtı. O zamanlar ağalarda Fransızca bilir konuşurlardı. Ağanın yanına girince kimse konuşmaya cesaret edemezdi. Konuşamadılar.
-Asker ağaya sordu bu genç neyin gelir?
-Mehmet amcamın oğlu olur.
-Neden genç bizden kaçtı?
-Yanımda silah vardı. O zamanlarda silah çekmek yasak.
-Akraban olduğunu söyleseydi hiç tutmazdık.
-Nerden bileyim Abdurahim ağayı tanıyacaklarını. Korktum onlardan ve kaçtım.
Silahını göster bize.
– Çıkardı tabancayı verdi. Tabanca 5 numaralı (kalibre) 7 numaralı mermi koyarlardı.
Asker tabancaya baktı… Güzel tabanca ve geri verdi.
– Genç, tabancayı askere hediye etti.
Buna karşılık asker de tabancasını çıkardı ve gence hediye etti. Eğer sen bu hediyeyi kabul edersen bende senin hediyeni kabul ederim.
-Tabancayı alıp beline koydu ve çıkıp gitti.

Asker bu olayı anlatıp komutana;

-Bu adam 2 sene önce ki genç. Şimdiye kadar birbirimize hediye ettiğimiz tabancalar bizde. Eğer doğrulamazsa o zaman ben kabulüm verilen hükme.

Komutan askerin silahını alır ve Mehmet’e dönüp sorar;

-Bu askeri tanıyor musun?
-Mehmet o kadar dayak yemiş ki artık hatırlayamamış ve yok demiş.
Komutan adama tekrar iyi düşün demiş.
-Hatırlayamadım.

Komutan tekrar sordu;

-Daha önce başından askerlerle ilgili bir olay geçmedi mi?
-Mehmet hatırladığı olayı anlatır. Olaylar birbiriyle örtüşür
Komutan Mehmet’e sorar;

– O zaman hediye ettiğin tabancayı hatırlar mısın?
-Evet hatırlarım.
Komutan silahı uzatır.

-Peki, askerin silahı halen sende duruyor mu?

-Silahı eline alır;

-Evet bu benim silahım. Aldığım silah bende duruyor.
-Silahı getirebilir misin bize?
-Silahı evde şurada saklamışım, getirebilirim.

Asker komutanına;

-Bakın size anlattığım olay aynen doğrulandı.
Böylece Mehmet infazdan canını kurtarmış oldu

Mehmet’in o zaman ki soyadı Fansa idi şimdi bayrakçı oldu. Fansa ailesi aslen Halep’ten göçmüştür.”

 

Beyra Köyü Katliamı

Fransız Dönemi’ni araştırırken karşımıza çıkan ve Türkiye’de oldukça az bilinen önemli olaylardan biri Altınözü Beyra köyü Alevi katliamıdır. Saha çalışmamızda bu katliama görgü tanıklığı etmiş kişilerle görüştüğümüz gibi anne-babasından bu olayları dinlemiş kişilerle de görüştük. Mehmet, Beyra köyü katliamını 1923 doğumlu babasından çok kere dinlemiş ve bu katliamda bazı akrabalarını kaybetmiştir. Beyra’ya dair anlatılanlar Fransız dönemi çete çatışmaları yanı sıra bu çetelerin etnik ve dinsel zeminde çeşitli katliamlar yaptığını da ortaya koymaktadır. Beyra köyünün yakılması 1919 yılının ağustos ayında yaşanır. Günümüzde Arap Aleviler için Osmanlı’nın son dönemlerinde uğradıkları zulüm ve yaşadıkları baskıları temsil eden en önemli olaylardan biri Beyra katliamıdır. Arap Sunni olan Mehmet; Beyra katliamını anlamak, anlatmak ve aktarmak bir insanlık borcudur diyor ve katliamı anlatıyor. İç içe geçmiş pek çok kişinin katliamda yaşadıklarını kapsayan bu anlatıyı olduğu gibi okumak en verimli olacağı için aynı biçimde aktarıyoruz:

 

mengle

Figür2-Zeytinyağı imalathanesi & Mengle , günümüz örneği (Uğur Akgül)

Mehmet (70) –Altınözü – Arap Sünni

1919’ un Ağustos ayında Beyra (Akdarı) köyü halkının bir kısmının tehlikeyi önceden sezdiğini ve kısmen kaçtığı söylenir fakat köy halkı çoğunluğu evlerine sahip çıkar savunmaya çalışır.

O dönemde çeteler Suriye’nin Sahyun/Sakkun bölgesinden buralara gelirler amaçları yollarına çıkan ufak köyleri, mezraları ve çiftlikleri Alevilerden temizlemektir. Çevre köylerin içinden bazı insanların yönlendirmeleriyle çeteler köye gün ağarırken saldırıya geçer. Yakalayabildikleri 63 köylüyü kurşuna dizip o zaman halk diliyle ‘Mengle’ denilen zeytinyağı fabrikalarına doldurup yakarlar. Köyün hepsi, evler de yakılır. Saldırı anında kaçanlar da olmuştur. Kaçanların çoğunluğu Dursunlu (Dersuniy) köyü’nün ardındaki dağdan Arap Alevi bölgelerine inmiş buralara Harbiye ve Samandağ’a sığınarak canlarını kurtarmıştır.

Bu köy yakılması sırasında babamın amcası ve eşi de ölür. Köy yakılırken dedem ve etrafındakiler kaçma fırsatı bulur. Dedem için ‘ İbrahim halefi öldürmeyin sağ yakalayın ’ diye talimatlar veya yönlendirmelerin duyulduğu bilinir. Sebebi ise zengin olmasıdır. Varlıklı olduğundan dolayı amaçları elindeki varlıklara kolay ulaşmaktır.

Fransız mandasına girilmesiyle Arap Alevi halkı tekrar köye dönüş yapmışlardır. Diğer taraftan da komşu köylerden Arap Sunni olan (Yunushan) Mığanu köyünden Necip Ğallo ailesi kaçanları saklamıştır. Arap Sunni (Fatikli) Fet’ki köyünden Sabri Boğna da kaçanlara sahip çıkmıştır. Türk Sünni (Karsu) köyünden Kamil ağa kaçanlara yardım etmiştir. Berki çiftliğin de kahyalık yapan Hıristiyan ailelerin yanına da kaçanlar sığınmıştır.

Fransız ve İngilizlerin hakimiyeti ellerine alma çabaları döneminde halkın kışkırtılması ve katliamların yaşanması olmuştur, özellikle İngilizler tarafından. Sahyun denilen Suriye sınırları içindeki bölgede Arap köyleri yakılır ve hakimiyeti selefiler sağlar.  Beyra’da katliamı yapanlar İngilizlerin kışkırtmalarıyla olmuştur. Beyra’nın yakılması hayatta kalan halk için milat olmuştur. Doğum evlilik veya herhangi bir olay belirlenirken köyün yakılışından şu kadar sene önce veya sonra diye tarif edilir. İlk başlarda Fransız egemenliğine karşı Türk ve Arap Sünni, Hıristiyan, alevi köyleri beraber örgütlenmeye çalışmıştır. Beyra bu ortak harekete köyü savunan 27 adet mavzeri bağışlayıp bu direniş çetelerinin içinde yer almıştır.

Beyra köyünün yakılışı bu savunma mekanizmasının bozulmasına müteakiben gerçekleşir.

Dedem kale denilen yerden (Antakya kalesi) mavzerle Fransız askerlere nişan alır ve askerin atını vurduğunu anlatır. Çeteler silahlardan arındırılır. Burada aslında çeteler köy savunma guruplarıdır. Herkes kendi ailesini korumaya çalışır.

Samandağ ve Harbiye kendi savunmalarını yaparak Sahyun bölgesinden gelen çetelerin yolunu keser. Egemenler kışkırtmadığı sürece farklı etnik kökeni olan halk hep bir arada yaşamışlardır. Siyasi iktidarlar çıkarları için halkı bölme noktasında, halklar bedel ödemiştir.

  • Karsu köyünden Kamil ağa kendi adamlarıyla birlikte Beyra köyü halkını korumak için yola çıkmıştır. Fakat köye varmadan çıkan dumanlardan yakıldığını fark eder, geç kalındığını düşünüp geri dönmüştür.
  • (Fatikli) Fet’ki köyünden Sabri Boğna kendisine sığınan 6-7 kadını 5-6 gün boyunca saklamıştır. Daha sonra çeteler köylülere yardımcı olanlarında evini basmaya başlayınca etrafındaki çemberin daraldığını hisseder. Üç oğlunu karşısına alarak kadınların yanında artık sizleri barındırmamız tehlikeli ve çok zorlaştı. Hava karadıktan sonra bu kadınları alın Dursunlu dağına kadar eşlik edinin. Siz yaşadığınız sürece bu kadınlara bir şey olmayacak fakat siz ölürseniz yapacak bir şeyim yok der. Güven verir. Fakat dağın başından aşağı köye sakın inmeyin ne kadar iyi niyetli olsanız da halk gergin diye tembih eder. Aynı şekilde yaşanır kadınların köye indiğini izleyip geri dönerler.

Beyra’da köyümüzde ‘Umm Selim’ (Selim’in annesi) diye bilinen bir kadın var. Gündüz yol alamadığı için ağaç kovuklarına saklanırdı. Gece olunca da yol almaya çalışırdı. Kadın aç susuz ve kucağında bebeği var. Yemek yemediği için bebeği de emziremezdi. Ağustos yaz ayı etrafta su yok. Bulduğu su birikintilerinden eşarpla pis suyu süzerek susuzluğunu gidermeye çalışırdı. Bebek açlıktan ölür ve olduğu yere gömer. 3 gün boyunca yol alıp Harbiye mıntıkasına yetişerek canını kurtarır. Tekrar köyüne dönüp bebeği olunca ölen bebeğe ithafen adını Selim koyar.

  • Evi Beyra köyünün girişinde olan mıbhen/ nibhem adında yaşlı adam hayvanlarını ahıra alırken köy baskına uğrar. Daha önceden ailesini kaçırmıştır. Fakat evi ilk ev ve evin içinde tüm varı-yoğu olduğu için kendini savunmaya çalışır. Elindeki tek saçmalı silah ile çetecilerden biri öldürür. Bu yüzden çete adamdı öldürüp evini yakar.
  • Kadınlar o dönemde esir alınanlar oldu. Tecavüz edilen ve satılanlar oldu. Kadınlar kendini çirkinleştirmek için özellikle beyaz tenli olanlar yüzlerine vücutlarına kömür sürmüşler. Çete tarafından kaçırılan kadınlar (Hayno) Hanyolu (Kürt) köyüne götürülür.
  • Bu dönem de katliamlardan kaçanların bir kısmı da kahyalığını Hristiyanların yaptığı Beklin/begin çiftliğine sığınanlar olmuştur.
  • Babamın dedesi Yusuf Halef’in evini de çeteler basar. Kendisi süt ve yoğurt yapılan ‘mkebbi’nin altına saklanır.

Çete reisleri konuşurken kadınların Hanyolu’na götürülüp orada satılacaklarını duyar. Ölümü göze alarak saklandığı yerden çıkar ve zengin de olduğu için Sünnilerin aracılığı ile parayı ödeyip kadınları kurtarır. ”

Pek çok Arap Alevi Fransız manda yönetimi öncesinde mezhepsel şiddete maruz kaldıkları için ‘Fransızlar geldikten sonra biz rahatladık ve Aleviler olarak tanınmaya başlandık’ gibi söylemleri vurguladı. Sosyo-ekonomik şartlar ve sıkıntılar aynı olsa da Arap Alevilerin seküler bir rejim arzusu ve rahat ibadet edebilecekleri bir sosyal ortamı istemeleri her zaman dışlanmalarına neden olmuş. Fransızların çeşitli etno-dinsel gruplara iltimas geçerek toplulukları birbirne karşı kışkırtma politikası en çok Hıristiyan ve Ermeni nüfusu etkilemiştir. Müslüman kesim onları Fransız yanlısı olarak yaftalamış ve bu nedenle oldukça gergin bir ilişki sürdürülmüştür.

 

Serinyol’dan Ahmet (86) Osmanlı’nın son zamanları ve Fransız döneminde Alevi-Sunni ilişkilerine ve yaşam biçimine dair hatırladıklarını şöyle aktarıyor:

Osmanlı’nın son zamanlarında, çöküşünde benim dedem çekmece muhtarı idi. Babamı askere göndermiyordu, saklıyordu. Son zamanlarda nasıl sakladı: Bir köy vardı burada ‘gımk’ (Amik ovası), bedevi köyü olduğu için Osmanlı bunları askere almazlardı. Bedeviler saçlarını uzatırlardı hepsi. Babam ve amcamın oğlu burada aralarında bir süre kaldılar. Saçlarını da uzattıkları için askere alınmadılar. Fakat son zamanlarında herhâlde seferberlikte birden babamla dayısını Halep’e askere aldılar. Halep’te zaten ordu dağılıyordu, bizimkilerde 6 gün geçmeden askerden kaçtılar. Normalde Halep’ten kaçan Reyhanlı’dan buraya Bab-ıl Hava’dan geçip gelmesi gerekirken, anlattıklarına göre oradaki Arap Sunniler gelip geçenleri soyuyordu. Kimilerini öldürüyor kimilerini bırakıyorlardı.

 Şüphelendiklerini öldürüp midesini keserlerdi altınları yutmuşsa çıkarmak için. Buradakiler gelenin alevi olduğunu nasıl test ederlermiş? Ellerinde bir tutam mercimek (gades) tutar ve sorarlar bunun adı nedir? Arap Sünniler ‘gadas’ der fakat Arap Aleviler lehçe farklılığından dolayı (gades) der. Bu şekilde ayırt ederlermiş. Babam ve dayım bunları duyunca Cilvegözü’nden vazgeçip İslahiye’ye kadar gidip oradan geçiş yapar ve Hassa üzerinden buraya geri gelmişler.

Fransızlar zamanında abim ve amcamın oğlu çift sürüyorlardı ineklerle. Bende koyun güdüyordum. Bir Fransız zabit vardı orada tüfeğiyle tavşan avlıyordu yanında da köpeği vardı. Bizde de kocaman güzel bir çoban köpeği vardı. Bize yaklaşınca bizim köpek diğerini tuttuğu gibi yere attı. Zabit’te elinde ki tüfekle bizim köpeği başından vurup öldürdü. Köpek ölünce bende ağlamaya başladım. Bana bir şeyler söyleme ye başladı.

Fransa burada 1919’dan 1939’a kadar kaldığını biliyorum. Fransızlardan önce Osmanlı zamanında Alevilerin mülkiyet hakkı yoktu, mülkiyet alsalar bile söz hakkı yoktu. Ama Fransızlar buralara geldikten sonra bizim üzerimizdeki baskı kalktı. Mal mülk sahibi olabiliyorduk. Kimlikler yazılıp hüviyet verildi. Kadastro yapılıp ölçümler ile sınırlar belirlendi, ifrazlar yapıldı. Daha iyi koşullarda çalışıp ticaret yapabiliyorduk. Yine de ağalar ve baskı vardı tabi ama eskisi kadar değildi.

Ağalar hükmü sürüyordu hep. Her köyün bölgenin zengini ağasıydı. Ayrıca silahlı elemanları vardı ağaların, bazen birleşip hareket ederlerdi. Bazen de birbirlerine karşı çatışırlardı. Ağanın söylediği söz hüküm olurdu. Her etnik kökende ve bölge de aynıdır.

Antakya’nın eski sokakları, Osmanlı zamanında iki taraflı kaldırım ve ortada kanal gibi alt bir şerit şeklinde yoldan oluşurdu. Bu yoldan artık sular akar, hayvanlar geçirilirdi. Orada sokaktan geçen Alevilere tavrek deyip kanaldan geçirerek aşağılarlardı.

 

Yakto’dan, şimdiki ismiyle Gümüşgöze’den Arap Alevi İsmail 1924 doğumlu.

Fransız dönemine dair altyapı ve yaşam şartlarının iyileşmesinden bahsediyor. Anlatılarda ön plana çıkan unsurlardan önemli bir tanesi Fransızların mülkiyet hakkı tanıması ve yiyecek sağlaması. Bu durum her ne kadar sömürge düzeni devam etse de yerel halkları ‘rahatlatan’ unsurlar olarak belleğe kazınmış. Etno-dinsel ilişkiler ve Fransızlar ile ilgili İsmail şunları aktarıyor:

“Dedelerimiz: Fransızlar gelmeden önce çetelerin geldiğini anlatırlardı. Çetelerin Suriye’den Sahyundan geldiği bilinirdi. Samandağ’da Şeyh Maruf Cilli’nin konağını yaktıklarını anlatılardan biliyorum. Buraya, Harbiye civarına inemediler bir şey yapamadılar. Beyra’da köyü yaktılar ama halkını da yakaladıklarını mengle ye doldurup yaktılar. Yanılmıyorsam 1920’lerden önce oldu olaylar.

Buranın halkıyla dağdaki Türkmenler mesela hiç sorun yaşamazdık, kadınlarımız sabahın köründen dağlara odun toplamaya giderlerdi, bir defa bile onlara zarar gelmedi. Halk Yayladağı’ndan ve civar köylerden buralara gelir ‘ Tvihin’ yani şelalelerdeki un değirmenlerine buğdaylarını öğütür giderlerdi. Etnik bir savaş olmamasına rağmen kadın alıp verme evlendirme hiç yoktu. Ama şimdi aramızda fark yok, ayırım yapamıyoruz artık.

Fransızları çok iyi hatırlarım ben 16 yaşlarındaydım. Fransız kayıtlarına göre 1924 doğumluyum. Fransızlar kayıt yaparken bir odanın içerisinden sanırım o pencerenin boyunu ölçek alarak yaptıklarını düşünüyorum. Çünkü biz pencerenin karşısına gelir onlarda bakarak yaşı tahmin ederek kayıt yaparlardı.

Hep burada yaşardık biz benim ailemde öyle. Dedelerim Lazkiye’nin Seskiy beldesindenden göçmendir. Yayladağı civarında Cebel Nusayra denilen dağlara yerleştiler ardından şimdiki yaşadığımız yerlere geldiler.

 Şeyh İsmail Güler ailesinin en büyük dedesidir, onunla sohbet ederken anlattı: Gümüşgöze de sadece 35 hane vardı. Burada olan en eski ailelerden Mansur ailesi (Güler), Şhide ailesi (Arslan) ve  Zeyne ailesi (Ahres ,Güzel). Alevilerin gelişi katliamların ardından canını kurtarmak içindi. Ordu dedikleri yer ‘Cebel Alevi’ idi Yayladağı civarındadır. Türk Sunni ağalardan önce buranın büyük bir kısım arazileri Hristiyanlara (Mesihilere) tapuluydu. Burada ki bir kısım araziyi Türkler’den Antakyalı Ali Zhur ailesi aldı. Bir kısmı da Kayyuka denilen Mesihi aileye aitti sonra da ‘bet Şemme’ ailesi bu toprakları sattın aldılar. Ağalardan önce biz buraya yerleştik, ormanlık alana kurduk evleri ve sonradan ağalar geldi. İlk ağalar Türk Sünni ağalardır. Tuhani ve Ğabbuşi ler de ‘Mağdle’den (Mayadalı) gelen Arap Sünnidir. Akrabaları halen ordadır. Benim yanıma gelirlerdi amca çocukları derlerdi bize, Nenem anlatırdı akrabalığımız da vardı.

 

tavrek

Figür3-Eski Antakya sokakları(Bülent Kaplan)

Fransızlar zamanından önce bizden hiç kimse çarşıya inemezdi selam bile verilemezdi. Büyük bir düşmanlık vardı. Fransızlar zamanında da Arapları daha çok tuttular. O zamanlar da rahatladık biraz. Türkler geldikten sonrada fırsat vermediler yoksa yine bize eziyet ederlerdi.

Fransızlardan biz tapu almadık ama nüfus kaydı yaptılar. Nüfus kaydını da aile aile yaptılar. Hangi aile kaç çocuğu varsa isimleri bilgileriyle yazıp kaydettiler. Kadastro yaptılar kimin ne kadar arazisi varsa ölçüp biçip kaydettiler. Fransızlar bu bölgeyi Liwa İskenderun adında ayrı bir sancak yapmıştı. Burası Halep’e bağlıydı. Daha sonra ayrı bir devlet olur ve bunda Türklerin çabaları da oldu. Eskiden böyle serbestlik yoktu. Hangi ağa nereye hakim ise oradaki insanlar da onu seçmek zorundaydı. ‘Ağaların hükmü böyledir.”

 

 

 

Altınözü’nde katliamdan kaçarak Hristiyan ailelere sığınan Alevileri hatırlayan Gabriel (89) o zaman Alevilere yardımcı olduklarından bahsediyor:

Fransızlar 1918’den 1938’e kadar buralarda kaldı. Fransızlar gittiğinde 11-12 yaşında idim. Beyra yakıldığında 20 şer kişi dağılıp buraya sığındılar. Köyün hepsini yaktılar. Sahyundan geldikleri söylenir. Yardımcı olup Beyra’dan kaçan halkı sakladık zamanında.

Buradaki Hristiyanların çoğu Ortodokstur, biraz da Yahova şahitleri var. Katolik yok.”

 

Vakıflı köyünden Can (84) ise Fransızlar dönemini şöyle anlatıyor:

‘Fransızlar zamanında meşru bir hükümet yoktu. Rahmetli babam anlatırdı; bir tane tüfek yakalatsan mahkeme nerde Beyrut’ta. Beyrut’a gitmek için küçük küçük pikaplar vardı zaten attan da yavaş giderlerdi, Kim yetişir oraya? Herkesin evinin duvarında asılı tüfekler ve bellerinde tabanca mutlaka vardır ama kimse yakalatmıyordu. Parabildon alman malı şarjörü arkadan takılır. 9 ve 11 mm vardır. Kundaklılarda var. Fransızlar, zamanında hakimiyet kurmadılar herkese tabanca ve mermi satmışlar. Birbirleriyle çatışsınlar yeter ki kendileriyle çatışmasınlar ölen ölsün. Çeteler vardı zamanda Ermeni, Arap, Türk çeteler vardı. Hiçbiri meşru değildi. Hepsi halka zorbalık yapıyorlardı.’

Yaptığımız çalışmalarda ‘çeteler dönemi’ diye anlatılan bu dönem hem geçiş süreci olması hem de ideolojik çatışmaların yükselmesi nedeniyle Antakya’da toplumsal bellekte oldukça fazla yer edinmiştir.  Manda yönetimin de etnik ve dinsel temelde şiddeti ve bölünmeyi arttırdığı bir gerçektir. Ancak burada vurgulamak istediğimiz en önemli unsur güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği bu dönemi ve iktidarı ele geçirmek için uygulanan politikaları anlamanın önemidir. Sözlü tarih çalışmamızın ikinci raporu ilhak dönemi Türkleştirme politikaları, referandum ve etnik ve dinsel grupların dengeleri gibi konulara yer verecektir.

Eylül, 2016

Antakya

 

NOTLAR:

  • Görüşme yapılan kişilerin isimleri güvenlik ve gizlilik gereği değiştirilmiştir.
  • Bu sözlü tarih çalışmasında pek çok kişinin emeği geçmiş olup bir ekip aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu projeye katılan herkese Arap Enstitüsü olarak teşekkürü bir borç biliriz. Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü genel asistanı ve Proje asistanı Uğur Akgül’e sözlü tarih görüşmelerinin koordinatörlüğünü ve deşifrasyonları gerçekleştirdiği için ayrıca teşekkür ederiz.
  • İzinsiz ve kaynak göstermeden bu makaleyi alıntılamayınız.
  • Manşet resmi; Enstitü Başkanı Dr. Selim Matkap’tan alınmıştır.

 

KAYNAKÇA:

Trouillot M. 2015. Geçmişi Susturmak: Tarihin Üretilmesi ve İktidar. İthaki Yayınları.

Ada S. 2005. Türk-Fransız İlişkilerinde Hatay Sorunu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Duman, L. 2016. Vatan’ın Son Parçası: Hatay’daki Uluslaştırma Politikaları. İletişim Yayınları

 

[1] http://www.arapenstitu.com/tr/tarih-calismalari/levant-tarihi/iskenderun-sancagi-ilhaki-nasil-bilirdiniz-sitkiye-matkap.html