“SURİYELİLER VATANSIZ KALDI, BİZ LİMANSIZ KALDIK…”

02 Ağustos 2016 Salı, 09:04
sule can-antakya

Fecir 8 yaşında Homs’tan Lübnan’a, Lübnan’dan tekrar Halep’e ve mafyaya ödenen dolarlar aracılığıyla nihayet deniz yoluyla Mersin’e ve oradan Antakya’ya ailesiyle beraber gelmeyi başarmış bir çocuk. Kocaman gözleriyle bana gülümserken ”ben okula başladım Ense Şule biliyor musun?” dediğinde küçük bir çocukken, okula gitmek istemediğim günleri anımsayıp garip bir suçluluk hissettim. Ne kadar heyecanlı olduğunu anlatırken annesi de evinden dışarı çıkmak için artık bir bahanesi olduğunu söylüyordu. ”Fecir’i okula götüreceğim ve böylece belki hayata dair ‘dışarıda’ olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlarım kimbilir” diyordu Fecir’in annesi Delal.

Yusuf 15 yaşında evin en büyük çocuğu. 12 kardeşler. Okula gitmek istiyor çünkü okumayı çok seviyor ancak onun yerine haftanın 6 günü Antakya’da çalışıyor, para kazanması gerektiği için.

‘Suriyeliler vatansız kaldı’ diyor Delal. Savaşın insanları nasıl zalim yaptığını anlatıyor ve ekliyor ”Kimin savaşı bu?”. Şüphesiz ki Suriye halklarının değil artık bu savaş. Delal’in sorusu oldukça anlamlı çünkü şimdi Suriye küresel güç dengelerinin sınandığı bir şov sahnesi, adeta gösteri alanı.

Bir Arap Alevi olan Antakyalı Mehmet “Benim hep aklımın bir köşesinde emekli olup Suriye’de deniz kenarında bir eve yerleşip huzurla ölmek vardı. Her Antakyalı bize bu ülkede bir şey olursa, neyse ki Suriye var diye teselli ederdi kendini. Sığınacak bir limandı yani Suriye. Şimdi onlar geldi bize. Ne teselli kaldı ne huzur.” diyor. Şaşırıyorum tabii ben. Suriye savaşı sonrası bambaşka bir Antakya var karşımda. Suriyeliler ve Antakyalılar arasındaki bölünmüşlüğün peşine düşünce katliam dolu ve dolayısıyla korku dolu bir Arap Alevi tarihi ile sömürü ve şiddet dolu bir Suriye tarihi çıkıyor karşıma. Kendisini önce Arap sonra Alevi diye tanımlayan bir kadın olarak ben Antakya’da buluyorum kendimi daha da çok sormak ve bu sorulara daha çok cevap bulmak için. Bir süredir araştırma yaptığım Antakya’da ilk gördüğüm Suriye savaşının sosyal, siyasal ve tarihsel boyutuyla ele alınmasının hem göçmen krizinin çözülmesi hem de Arap Alevilerin kaygılarını gidermek açısından oldukça elzem olduğudur.

Suriyeli göçmenlerin pek çok şehirde yaşam mücadelesi verdikleri sır değil. Burada yer alan örnekler de milyonlarca hikayeden sadece bir kaçı. Öte yandan Suriyeli göçmenlerin her şehirde farklı hikayeleri var. O şehrin onlara bakışı ve toplumsal uyum ayrıca bir sorun. Antakya halkları için Suriye savaşı, Türkiye’nin Suriye politikasından ayrı düşünülemeyen bir gerçek. Bu nedenle Antakya’da göçmenlere yaklaşım fazlasıyla karmaşık ve çoğu zaman duygusal. Antakya’da ‘Suri’ diye bir kategori var artık. Alevi, Sunni, Hıristiyan, zengin-fakir fark etmeksizin genel bir kategori Suriyeli. Bizim sığınacak liman olarak gördüğümüz vatanı terk edenler olarak algılanan göçmenler. Antakya, kendi tarihi dolayısıyla zaten Türkiye devleti politikalarından nasibini almış bir sınır şehri. Şimdi de Suriyeli göçmenlerin gelişinden sonra kentin uğradığı dönüşüm ile baş etmeye çalışıyor. Görüşmecilerden birinin hiç kolay olmayan sorusu düşünülmeye değer: Geldiler, dönmeyecekler…Peki bundan sonra ne olacak?

Bu sorunun cevabı hem önümüzdeki gerçeklikleri görüp onlarla yüzleşmek hem de mezhepçiliğin, Ortadoğu’da var olan iktidar mücadelelerin tarihsel boyutunu gözardı etmemekten geçer.

Küresel şiddet hem sınırda komşu şehirleri kalbinden vuruyor hem de her gün biraz daha fazla nefret ekiyor kalplere. İyiyi kötüyü, dostu düşmanı ayırt edemediğimiz buhran zamanında ‘insanlık’ adına inançlarımızı da askıya alıyoruz. Mezhepsel ayrışmalar ve Ortadoğu’nun bölünmüşlüğü ve Batı tarafından çizilen sınırları tarihsel bir sorundur. Levant bölgesi ya da Bilad ul Maşreq (Bilad ul Şam) bölgesinde yani kolonyalizm dediğimiz ‘sömürgeci’ politikaların, Afrika’dan farklı bir sömürü biçiminin var olduğunu görüyoruz. Önemli Ortadoğu teorisyenlerinden Deniz Kandiyoti, Orta doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan kolonyalizmi (sömürge biçimini) 3 kategoriye ayırır. İnformel yani resmi olmayan emperyalizm, resmi kolonyal hakimiyet ve son olarak neo-kolonyalizm (yani yeni sömürgecilik). Tabii ki bu kategorilere denk gelen zaman birimlerini Orta Doğu’da her ülke farklı şekilde ve zamanda yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Britanya ve Fransa Bilad-ul Maşreq bölgesini aralarında paylaşır Sykes-Picot antlaşmasıyla ki 19 Mayıs 1916’da tamamlanan görüşmelerin bütünüdür Sykes-Picot aslında. Büyük Britanya ve Fransa’nın arasında yapılan gizli bir anlaşmadır. Anlaşmanın temelini Osmanlı’nın Arap topraklarının Britanya ve Fransa arasında paylaşılması oluşturmuştur. San Remo konferansı ile Sykes-Picot’nun tekrarı niteliğinde bir toplantı ile kesinleştirilen sınırlar; Mezopotamya’yı (Irak), Korfez’i ve Filistin’i çevreleyen bölgeleri Büyük Britanya’ya, Suriye ve en doğu kesimleri ise Fransa’ya bırakıyordu.

Günümüz Suriye, Lübnan Fransız mandası altına girerken, Filistin, Ürdün, Irak İngiliz mandası altına girer. Fransızlar 1920-1946 arası yönetirken, İngilizler 1920-1948 arası bölgede aktif manda yönetimini sürdürür. 1920 San Remo Konferansında Ortadoğu’nun kalbine saplanan bir hançer olarak manda yönetimleri karara bağlanır ardından da Milletler Cemiyeti tarafından onaylanır. Manda yönetimini anlamak yarattığı tahribatı anlamak açısından oldukça önemlidir. Manda rejiminin 3 temel özelliği; yerel mal sahiplerine sömürgeci mantığıyla yaklaşmak (yani Fransızlara yakın kesimleri zenginleştirip diğerlerini yoksullaştırmak), böl ve yönet ve ekonomik sistemi belirli biçimde kontrol edip manipüle etmek. Bu düzlemde bakıldığında aslında bütün bu faktörler Suriye’de oldukça etkin biçimde kullanılmıştır. Örneğin Fransız yönetimi Suriye’yi 6 tane “devletçik”e (eyalete) bölmüş ve her birine özel diyebileceğimiz bir statü vermiştir. Ancak bölme biçimi tamamen mezhep ve etnik kökene dayalı olmuştur. Jabal Druz (Dürzi bölgesi), Alevi eyaleti, İskenderun Sancağı (günümüz Hatay sınırları), Lübnan devletçiği (ağırlıkta Arap Hıristiyanların ve Şiilerin olduğu), Halep eyaleti, Şam Eyaleti. Bu mezhepsel tavır ve yönetim biçimi tesadüf değildir, o dönem Arap birlikteliğini ve bazen direnişini yok etmenin en etkin yöntemi olduğu için başvurulmuştur.

Neredeyse otuz yıllık Fransız mandasından sonra bağımsız kalan Suriye, uzunca bir süre kendini idare edebileceği kurumlardan ve bölgesel birlikten yoksun kalmıştır. Dünyada 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci, yoksayılan, katledilen halklar, bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik ve politik savaşlar bütün bu tarihsellikten ayrı düşünülebilir mi?

Kamusal alanda insanca yaşama hakkı, varolma mücadelesi ve gündelik hayatı idame ettirmek her insanın hayatını anlamlandıran unsurlar. Kamusal alanda görünür olmak aslında hem temsili hem de fazlasıyla maddesel. Fiziksel olarak kamusal alanda olmak beraberinde pek çok sembolü taşıdığı gibi, bir bütün olarak insanı ele aldığımızda hareketleri, konuşması, makyajı, giyimi vs. ile kişi bize pek çok mesaj verir. Sembollerle bezenmiş ‘dışarı’yı tanımlamak zor olduğunda çaresiz ‘içeride’ kalırsınız. Yani görünür olduğunuz her yerde bir tür ‘öteki’ olmamak için kapanırsınız kıyıya köşeye. Antakya’da kamusal alanda var olma mücadelesi verenler Türkiye’de geleceği ve kimliği şu ya da bu şekilde yıkıma uğramış Suriyeli göçmenler ile yüzyıllardır kırıma uğramış sınır halkları yani Arap Aleviler, Arap Hıristiyanlar, Ermeniler ve daha pek çoğu. Ülkenin yeni yoksulları ise Suriyeli göçmenler, emek sömürüsünün yeni nesneleri ve yersiz yurtsuzlaşan halklar. Hepimizin bu kentte var olabileceğine ve hepimizin paylaştığı alanlarda tüm karşıtlıklara rağmen insanca yaşayabileceğine inanırsak tarih boyunca düşmanlık tohumları ekenlere karşı savaşıyor oluruz.  Sadece insanlık dersleriyle bütün iç savaşları önleyebiliriz gibi naif bir öneri de bulunmuyorum. Ancak diyorum ki tarih boyunca bu dünyayı şekillendiren emperyalizm, patriarka ve de şiddet okumasını yapmadan savaşı anlayamayız. Öfkemizi doğru adreslere yönlendirip, düşmanımızın insanlık değil bölgede kendi çıkarları için halkları katledenler, kafa kesenler olduğunu daima hatırlamamız gerekir. Suriye şu an damarlarımızda dolaşan kan kadar yakınımızda olan bir savaşın, şiddetin öyküsü. Bir şey yapamadığımız her an bu yalnızca bir insanlık dramı değil aynı zamanda insansızlık öyküsü olarak tarihe geçiyor.

Şule Can[*]                           

___________________________

[*]New York Eyalet Üniversitesi (Binghamton) doktora adayı ve araştırma görevlisi. Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü kurucusu ve editörü.

*Bu yazı daha önce Ehlen dergisi Aralık sayısında yayımlanmıştır.*