Medeniyetler Çatışması Tezi ve İslam – Ergin Sertel

21 Kasım 2015 Cumartesi, 04:43
medeniyet-gorsel

 

Soğuk savaşın bitmesiyle dünyanın rakipsiz gücü haline gelen Amerika, tarihin sonunu Fukuyama’nın teziyle ilan etmiş olmasına rağmen diyalektik bir gerçeğin  yani büyük devletlerin ancak yaratılan düşmanlarla kendini yenilebileceği ve geliştirebileceğinin de  farkına varmıştı. İngiliz tarihçi Tonybee’nin ‘Meydan Okuma ve Karşı Koyma’ kuramından ilham alan Huntington ise bu tarih tezine uygun olarak kendilerine İslam ülkelerini düşman seçerek, kültür ve medeniyet farkını inanç farkını çatışmanın temel unsuru haline getirmişti.

İlk olarak 1993 yılında ‘Foreign Affairs’ adlı dergide “Medeniyetler Çatışması mı?” başlıklı makalesiyle tartışmayı başlatan Huntington, 1996’da ‘Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması’ başlığıyla bu tezini kitap haline getirmişti.

Huntington, amacını ya da çalışmasının özünü oluşturabilecek cümleyi Venedikli milliyetçi demagog Michael Dibdin’in “Dead Lagoon” (Ölü Lagün) adlı romanından alıntıladığı bir cümleyle ifade etmektedir. Cümle şu: “Gerçek düşmanlar olmadan, gerçek dostlar olamaz. Ne olmadığımızdan nefret etmediğimiz sürece, ne olduğumuzu sevemeyiz” (Huntington 2002:22).

Bu cümle özetle İslam’ın gerici, barbar ve terörist eylemlere düşünsel taban oluşturduğundan Müslüman olmadığımıza sevinmemiz gerektiğini ve bu kadar gerici olan bir dini ve onun mensuplarını düşman olarak görebileceğinin yorumuna götürür bizi.

Vaclav Havel, “kültürel anlaşmazlıklar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çoğalmış ve tehlikeli bir hale geçmiştir” biçiminde bir gözlemde bulunmuş ve Jecques Delors   “gelecekteki çatışmalar ekonomik veya ideolojik nedenlerden değil, kültürel faktörlerden kaynaklanacaktır” demektedir. (Huntington 2002:26). Huntinton’un doğrudan kabul ettiği bu düşünceler bağlamında “en tehlikeli kültürel çatışmaların medeniyetler arasındaki fay çizgisinde yer aldığını” (Huntington 2002:22) söylemektedir.

Bu izahlar aslında ABD’nin kendi hedef ve stratejileri doğrultusunda ortaya atılan Batı merkezli dayanaklardan başka bir şey olarak gözükmemektedir. Çünkü tarihin başlangıcından  bu yana savaşların temel nedeni ekonomiktir -bu hiç ideolojik ve kültürel savaşların olmadığı anlamına gelmemelidir-, yani alt yapıdır. Savaşların temel nedeni olarak üst yapının gösterilmesi bu tarihsel sayıtlıyı yalanlayamaz. Sosyolojik ve siyasal gerçekler küresel savaşların nedenini hiçbir şekilde üst yapı olarak gösteremez. Bu stratejilerin  emperyalizmi aşarak dinsel, kültürel öğeleri çatışmaların kaynağı olarak göstermesi, din düşmanlığının ve ırkçılığın topluma pek hissettirilmeden tavana vurduğunun nesnel bir gerçeğidir. Medeniyet, kendini tam olarak benimsememiş toplumlara saldırganlığı mübah göremez. ABD’nin bunu insanlığa kabul ettirmesi pek mümkün değildir. Kaldı ki dünya tarihinde bu güne kadar medeniyet götürmek gibi insancıl bir amaçla da savaş çıkmamıştır. Zaten sözüm ona bu teoriye göre, bu da pek mümkün değildir. Çünkü Huntington, Batı’nın tarih, kültür ve geleneklerinin Batı’ya özgü olduğunu, yani başka toplumlara uyarlanamaz olduğunu iddia etmektedir. Atatürk’ün Batılı demokratik ve seküler devrimlerini  teoride  eleştiren ve Türkiye’nin Mekke’yi reddettikten sonra Taşkent’e yönelmesini öğütleyen bu zihniyet medeniyet tanımını kategorileştirip, medeniyetin asla Orta Doğu yahut Batılı olmayan toplumlara ait olamayacağı varsayimini içselleştirmeye çalışmaktadır. Hem Batı medeniyetinin başka ülkede yeşermesine razı olmamak hem de Ortaçağı yaşayan İslam ülkelerini ve fundamentalistleri terörist ilan etmek gibi bir mantığı anlamak herhalde pragmatizmi anlamaktan geçiyor. (Sertel 2003:73)

ABD oluşturduğu bu konjonktürde dünyanın her yerinde şiddet kullanma haklılığının kendisinde olduğunu varsaymaktadır. Chomsky, ABD’yi kimlerin nasıl yönettiğini ve ne şekilde şiddet kullanma haklarının olduğunu -zannettiklerini- bize şu  sözlerle göstermektedir: ABD’de ‘politik sınıflar’ dediğimiz, düşüncelerini rahatça ifade edebilen entelijensiya, ülkeyi yöneten elitler ve ulusal güvenlik sisteminin askeri-bürokrat bileşenleri tarafından kesinlikle paylaşılıyor. Onlara göre, ABD küresel yargılayıcı ve infaz edicidir. Her nerede olursa olsun isteklerimizi elde etmek için şiddet kullanmak gibi bir ahlaki görevimiz var” (Chomsky 2001:32).

Uygar ve barışçıl bir dünyanın ABD’ye uygun olmadığını ve çıkarlarıyla örtüşmediğini Huntington, şu sözlerle ispatlamış gözükmektedir: “Açıkçası, uyumlu dünya paradigması gerçeklikten çok fazla kopuk olması nedeniyle soğuk savaş sonrası dünyada bize yararlı bir rehber olmaktan uzaktır” (Huntington 2002:33).

Uygar ve barışçıl bir dünyayı medeniyet için önemli görmeyen Huntington, Tonybee’nin “medeniyetin meydan okumalara bir yanıt olarak doğduğunu, ondan sonra yaratıcı bir azınlık tarafından gittikçe artan biçimde çevrenin kontrol altına alındığı bir gelişme dönemine girildiği ve bunu bir dünya devletinin doğuşu ve sonra da çöküşünün ortaya çıktığı bir sıkıntı döneminin izlediği” (Huntington 2002:52) tarzındaki düşüncelerini dinsel bir dogma gibi kabul etmiştir. Soğuk savaştan sonra Sovyetler Birliği ve komünizm yerine Batı’ya meydan okuyan ya da okuması için yapay toplumsal süreçlerle yaratılan düşman, Müslümanlar olmuştu.

Huntington’a göre, “belirmekte olan dünyada, farklı medeniyetlerin devletleri ve grupları arasındaki ilişkiler yakın olmayacak ve genellikle düşmancıl bir niteliğe bürünecektir. Yine de medeniyetler arası ilişkilerin bazıları, diğerlerine kıyasla daha fazla çatışma eğilimlidir. Mikro düzeyde, en belirgin fay hatları, İslam ile Ortodoks, Hindu, Afrika ve Batılı Hrıstiyan komşuları arasında bulunmaktadır. Makro düzeyde ise, baskın bölünme, bir tarafta Müslüman ve Asyalı toplumlar ile diğer tarafta Batı arasında cereyan eden en şiddetli çatışmalarla ‘Batı ve diğerleri’ arasındadır. Geleceğin tehlikeli çatışmaları, muhtemelen Batının kibri, İslam’ın hoşgörüsüzlüğü ve Çinlilerin aşırı inatçılığı ve iddiacılığı arasındaki etkileşiminden kaynaklanacaktır” (Huntington 2002:267).

Bu çatışmalarda Batının kibirli olduğunu vurgulamasına rağmen, asıl suçu ya  sebebi hoşgörüsüz olan İslamiyet’e, inatçı olan Çinlilere yüklemesi bu tezin mantığına gayet uygun düşmektedir!

Huntington, Batı medeniyetinin her şeyin üstünde olduğunu ve çıkarları gereği yapmasının mübah olduğunu da söylemektedir. Bunu şu sözlerle açığa vurmaktadır: “Batı üstün konumunu ayakta tutmaya ve kendi çıkarlarını dünya cemaati’nin çıkarları diye tanımlayarak savunmaya çalışıyor ve bu çabasını sürdürecek. Batı, IMF ve diğer uluslar arası ekonomik kurumlar aracılığıyla, kendi çıkarlarını ön plana çıkarıp, uygun olduğunu düşündüğü ekonomik politikaları diğer uluslara dayatıyor” (Huntington 2002:268).

Dolayısıyla açık ve net olan bu düşüncelerden sonra toplumların ya da devletlerin  (Batılı olmayan) Batıya dair güven sorunu ortaya çıkmakta ve kuşku dönemine girilmiş bulunmaktadır. Aslında bu teze göre, ABD’nin istediği de bir nevi gerçekleşmiş oluyor. Şüphe ortamının oluşturulduğu küresel bir siyasal zeminde Batıya meydan okuyan iki medeniyet İslam ve Çin medeniyetleri olmaktadır. Batı artık Sovyetleri dağıttıktan sonra bu iki medeniyetle uğraşmaya başlamıştır. Çin’in daha çok ekonomik bir güç olarak dünya piyasalarında söz sahibi olması çatışmanın kaynağının ekonomik olduğunu kendiliğinden yansıtmaktadır. Fakat bu tez, açık olan bu ekonomik boyutun yerine medeniyet ve kültür farkını ısrarla savunmaktadır ve bu yanlışı bizlere kabul ettirip gerçeği örtmeye çalışmaktadır.

Diğer taraftan Müslümanlar açısından da İslamiyet ve Hırıstiyanlık düşmanlığı yeniden yeşertilerek ‘cihat’  ve ’haçlı seferleri’ kavramları ön plana çıkartılmıştır. Müslümanların oturduğu coğrafyanın zengin petrol ve enerji kaynaklarına sahip olduklarını bir an için unutsak bile yani savaşın, yaratılan düşmanlığın nedenini bu enerji kaynakları değil de din farkı olduğunu söylesek bile Batıya karşı savaşan, Batıya meydan okuyan ve terörü araç olarak kullanan El-Kaide’nin ve onun lideri Usame Bin Ladin’in nasıl bu kadar güçlenebildiği sorusu havada asılı durmaktadır. Bu soruyu cevaplandırmaya çalıştığımızda bazı kavramlar daha net bir şekilde anlaşılabilir.

Bin Ladin, soğuk savaş döneminde, ABD’nin Afganistan’da Sovyetlere karşı kullanılmak üzere yaratılan birisiydi. Soğuk savaşın bitiminden sonra işlevsiz kalan bu vurucu güç, bir süre sonra, Huntington gibi yazarların yol göstermesiyle, kendi yorumladığı bir din anlayışına bağlı olarak, bu kez kendisini yaratan güce karşı bir radikal siyasal İslam mücahidi olarak saldırıya geçti” (Kongar, 2002:17).

Bunu 11 Eylül 2001’deki Pentagon ve İkiz Kuleleri’ne yaptığı saldırıyla ve binlerce insanın ölümüyle bir yerde belgelemiş oldu. 11 Eylül saldırısı Huntington’un yazdığı tez açısından kırılma noktası olacaktı. Çünkü bu saldırılardan sonra ABD, dünya siyasal arenasında mağdur ülke psikolojisiyle her yere saldırabilecek bir düzeye gelmiş ve sonuna kadar haklı olduğundan hiç kimsenin kuşku duymamasını sağlamaya çalışmıştır . Kuşku duyanları da hemen düşman kategorisine sokabilmektedir. Bu kadar güçlü olan bir dev’in düşmanlığını almak çoğu ülke için yıkımın başlangıcından başka bir şey değildir. Bu riski ve bunun sonucunda uygulanacak yaptırımları hemen hemen hiçbir ülke göze almak istemediği için ABD’nin yanında istemese de yer almak zorunda kalmaktadır.

El Kaide’nin Pentagon ve İki Kuleleri’ne gerçekleştirdiği bu saldırılar, El Kaide’ye göre, ABD’nin dünya jandarmalığı rolünde İsrail-Filistin savaşında İsrail’i desteklemesi ve tasvip etmediği kapitalist-liberal piyasa ekonomisinin küresel sonuçlarına itiraz olarak okunmalıdır. Dünyanın süper gücünün her şeye karşı tetikte olmasına rağmen bu saldırıyı önleyememesi hala inandırıcı gelmemektedir. Çünkü Huntington, buna benzer saldırıların olabileceğini daha öncesinden söylemişti.

Huntington’a göre, “Geçmişte teröristler, yalnızca sınırlı şiddet eylemlerine kalkışabiliyor, orada burada az sayıda insanı öldürüyor veya bir tesisi veya binayı yok edebiliyordu. Büyük şiddet eylemleri için büyük askeri güçlere ihtiyaç duyuluyordu. Ama bir noktada, birkaç terörist büyük çaplı şiddet ve kitlesel yıkım üretebilecek güce sahip olacaktır” (Huntington, 2002:275) demekteydi ve bu tezin siyaset sahnesine sokulmasından sonra böylesi bir gelişmenin yaşanmasına da kendini gerçekleştiren kehanet demekten başka seçenek kalmamaktadır. Bunun tesadüf olduğunu kabul etsek bile bu saldırıların önceden öngörülemediğini söylemek kesinlikle mümkün değildir.

 

 

Bu süreçle beraber özellikle ABD ve İngiltere, meşru müdafaa ya da terör tehlikesi paranoyasıyla demokratik kuralları, özel yaşamın gizliliğini sorgulamaya açmış ve bazı kuralları da askıya alabilmiştir.

ABD, 11 Eylül’den sonra Afganistan’a Ladin’i yakalamak için saldırmış ama devasa askeri tekniğine rağmen onu uzun süre yakalayamamış, demokrasi getireceğim diye girmiş, sonu gelmez çatışmalar ve kaos yaratarak bir anlamda insanları kendi kaderleriyle baş başa bırakmıştır. Savaş piminin Afganistan’a çekilmesiyle birlikte savaş için meşru neden aramak artık ön koşul olmaktan çıkmıştır. Böyle bir rahatlık içerisinde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) harekete geçirildi ve Irak’ta 80’lerin müttefiki Saddam, Körfez Hareketi’nden sonra ikinci defa düşman ilen edildi. İran’a karşı savaşan, Halepçe’de Kürtlere karşı kimyasal silah kullanan Saddam, sadık müttefik iken petrol kuyusu Kuveyt prensliğine saldırması çıkar çatışmasından ötürü dostluğu bozmuştu bir kere. I. Bush dönemindeki Körfez Savaşı’nın (1990) intikamı oğul Bush döneminde farklı siyasal teorilerle yine gündeme gelir. 20 Mart 2003’te başlayan işgalle kendi yarattıkları diktatör devrilir ve Irak, demokrasiyi beklerken kendini yine Afganistan gibi etnik ve dini parçalanmanın, çatışmaların –kan gölünün- içinde bulur.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yarattığı kaosu istikrara kavuşturmadan İran ve Suriye saldırılarını gündeme getirmesi Ortadoğu’da artık yeni tezlerin uygulanmaya başladığının bir göstergesidir. Bu tezin Huntington tezinin varyasyonu olan ‘Yaratıcı Anarşi Tezi’nin olduğunu görmekteyiz. Dikkat edilirse İran ya da Suriye’ye yapılacak olası saldırılarda böylesi sonuç yani parçalanmışlık ve kaos halini şimdiden öngörmek mümkündür.

Saldırıya hedef olan ülkelerin Müslüman olması Huntington tezine haklılık sağlamamaktadır. Bu ülkelerin enerji zenginliği savaşların esas nedeninin medeniyet farkı olmadığını kendiliğinden ortaya çıkarmaktadır. ABD’nin bu süreçleri yaratmaya ya da uydurmaya neden ihtiyaç duyduğunu Ergin Yıldızoğlu,  Cumhuriyet gazetesinde 12 Mayıs 2003’te yaptığı analizde durumu şu ifadeyle açıklığa kavuşturmaktadır: ”ABD’nin para ve maliye politikaları tıkanmıştır. Ekonomik büyümeyi, askeri harcamaları finanse etmek  ve deflasyonla mücadele edebilmek için başka seçenek daha var ve o da doğrudan sömürgeciliğe açılıyor.” Yani ABD’nin başka seçeneği kalmadığını bize açıklamaktadır. ABD’nin bugün geldiği ya da gelmek için çırpındığı süreç bize bunu kanıtlamıyor mu?

Bu küresel siyasalardan tabi ki en fazla çekecek olan -yukarıda da bahsetmeye çalıştığımız gibi- Arap ülkeleridir. Çünkü “ Arap dünyası globalleşme çerçevesinde ‘Yeni Sanayileşen Bölge’ olarak görülmüyordu; çünkü emperyalizm için onun asıl işlevi petrol üreticiliğiydi”(Amin, 2000:159). Bu  üretime sorunsuz devam edebilmesi için bazen medeniyetleri kavga ettirmesi gerekiyor! Fakat bu kavgaların çözüm olmadığını tarih her zaman bize göstermiştir.

Şubat 2004’te Davos’ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu’nda da dünyanın ekonomik gidişatına ilişkin veriler sunulduğunda bu bağlamda da dünyadaki şiddet olaylarının anlaşılmasına yardımcı olduğunu Osman Ulugay’ın (2 Şubat 2004) Milliyet’teki köşesinden anlıyoruz. Yazara göre, “ABD 11 Eylül sonrasında takındığı tavır ve izlediği politikalarla dünyayı yanlış bir gündeme kilitlemiş durumda. ABD teröre karşı savaş ilan ederek aslında bir olan terörü dünyanın en önemli sorunu gibi gösteriyor ve terörün asıl nedeni olan sorunların ikinci plana düşmesine yol açıyor. Teröre karşı savaşı, terörü desteklediği varsayılan ülkelere karşı fiili savaşa dönüştüren ABD’nin Afganistan’da ve Irak’ta yaşamakta olduğu sorunlar ise bu savaştan zafer kazanmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Öte yandan yüz milyonlarca insanı etkileyen ve teröre zemin hazırlayan asıl önemli sorunlar gündemde hak ettikleri yeri alamıyorlar… (Cirhinlioğlu 2004:83) ve gündem böyle manipüle edildiği için her zaman gündem sanılan şeylerle insanlar ya da büyük devletler oyalanmaktadır.

 

Kaynakça

 

Amin, Samir, Entelektüel Yolculuğum. Çev: Uğur Günsür, Ütopya yay., Ankara, 2000.

 

 

Cirhinlioğlu, Zafer, Terör ve Toplum, Gündoğan yay., İst., 2004.

 

Chomsky, Noam, Sömürgecilikten Küreselleşmeye, -Heinz Dietrich Söyleşisiyle- çev: M. Erdem Sakınç, Ütopya yay., Ankara, 2001.

 

Huntington, Samuel, Medeniyetler Çatışması ve dünya düzeninin yeniden kurulması, çev: M. Turhan- Cem Soydemir, Okuyan us yay., İst., 2005.

 

Kongar, Emre, Küresel Terör ve Türkiye, -Küselleşme, Huntington, 11 Eylül- Remzi kitabevi, İst., 2002.

 

Sakınç ,Erdem, Cahide Sarı, John Berger ve diğerleri,… 11 Eylül’den Afganistan’a ABD İmparatorluğu, Ütopya yay,. Ankara, 2004.

 

Sertel, Ergin, Toplumsal Süreçler, ‘Felsefece Dergisi’ sayı:2, Ankara, 2003.

 

 

Özbudun, Sibel, Temel Demirer, Avrupa Birliği ve Çok Kültürcülük Yalanı, Ütopya yay., Ankara, 2006.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

* Sertel, lisansını ve yüksek lisansını sosyoloji alanında tamamladı. “Dini ve Etnik Kimlikleriyle Nusayriler” adlı bir kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Orta Doğu Arap Halkları Enstitüsü Kültürel Çalışmalar yazarı ve editörüdür.