ENTELEKTÜEL: SÜRGÜN, MARJİNAL, YABANCI KİTAP DEĞERLENDİRMESİ

24 Aralık 2015 Perşembe, 10:36
said-sertel

 

Entelektüel kavramının içinin boşaltıldığı ve entelektüel geçinen insanların özden uzak mecralara savrulduğu ülkemizde Edward Said’in bu düşüncelerinin ya da eserinin tekrar gündeme gelmesinde bir katkısı olacağını ümit ederek aynı adı taşıyan bu kitabının özetini sunuyoruz.

SUNUŞ

Bu kitap, İngiltere’de Bertrand Russel ile başlayan Reith Konferansları geleneğinin bir devamı olarak Edward Said’in Entelektüel konusundaki görüşlerinden oluşmaktadır.  BBC’nin 1993 yılındaki bu konferansına davet edilen Said, Filistin meselesine olan bakışından ve İsrail’e karşı sembolik manada olan taş atma tavrından ötürü İngiliz kamuoyunda ilk önce eleştirilere maruz kalmıştı. Ayrıca konunun İngiliz kamuoyunda yabancı olduğu da söyleniyordu.

Doğu-Batı ayrımına karşı çıkan Said, kendisine yöneltilen eleştirilerin kitaplarının düşünsel anlamda çarpıtılmasından kaynaklandığını söylüyordu. Kendini de şu şekilde savunmaktadır. “Ben kitaplarımda “Doğu” “Batı” gibi hayali yapılar, hele hele ikincil ırklar, Doğulular, Zenciler vs. türü ırkçı özler kurulmasıyla mücadele etmeye çalıştım. Sömürgeciliğin tekrar tekrar yağmaladığı ülkelerin aslında masum olup mağdur edildiklerini filan iddia etmek şöyle dursun, bu tür mitik soyutlamaların da bunlardan kaynaklanan suçlama edebiyatının da yalan olduğunu altını çizerek belirttim; kültürler cerrahi müdahalelerle Doğu ve Batı gibi geniş ve çoğunlukla ideolojik karşıtlıklar halinde ayrılmayacak kadar iç içe geçmişlerdir, içerikleri ve tarihleri birbirine bağımlı ve melez bir nitelik sergiler.” (1994:11)

Entelektüellerin işinin zor olduğunu en başta vurgulayan Said, toplum için bunların gerekliliğini de vurgulamaktadır. Bu düşüncelerini şu şekilde özetlemekte ya da ıspatlamaya çalışmaktadır. “Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz; kendi dili, geleneği ve tarihi olan bir milliyetin mensuplarıyız. Entelektüeller bu fiili durumların ne ölçüde kölesi, ne ölçüde düşmanıdırlar? Aynı şey entelektüellerin kurumlarla (akademi, kilise, mesleki örgüt) ve zamanımızda entelijansiyayı olağanüstü ölçüde kendi saflarına katan dünyevi iktidarlarla olan ilişkisi için de geçerlidir. Sonuç, Wilfred Owen’in belirttiği gibi ‘mürekkep yalamışların tüm halkı bir kenara itip/devlete bağlılıklarını ilan etmeleri’ olmuştur. Nitekim entelektüellerin asli görevi bence bu tür baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak, iktidara karşı hakikati söylemeye çalışan biri olarak nitelememin nedeni budur.” (1994:14)

Özetle Said, bu konferanslarında entelektüelin değişim karşısında direnen iktidar grubuna karşı nasıl savaş vermesi gerektiğini, iktidara eklemlenmeden bağımsız durmanın toplum için daha yararlı ve entelektüel olma yolunda daha tutarlı olduğunu söylemeye çalışmaktadır.

  1. ENTELEKTÜELİN TEMSİL ETTİKLERİ

Entelektüellerin toplumda çok geniş bir grup mu ya da oldukça küçük bir seçkin grup mu oluşturdukları sorusuna Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri adlı eserine dayanarak cevap bulmaya çalışır. Gramsci, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez” (zik;1994) diyerek entelektüelin daha dar bir grup oluşturabileceğini söylemektedir. Aslında entelektüelleri grup olarak kabul etsek bile onların sınıf olarak kabul edilmesi noktasında biraz daha şüpheci bakmak gerekir. Entelektüeller, uzlaşmaz olduklarından ya da kendi doğrularında ısrar eden tutumlarından ötürü göreli olarak bir ortak noktada buluşamazlar. Göreli olsa da böylesi bir ortaklığın olmamasından ötürü sınıf olarak kabul etmek mümkün değildir. Zaten aynı düşünce yapısında olan insanların entelektüel olmaları mümkün değildir. Öyle bir şey söz konusu olmuşsa da entellektüelin iktidar olduğunu ya da iktidara kayıp, eleştirel kimliğini kaybettiğini söyleyebiliriz.

Gramsci, toplumda entelektüel işlevi görenlerin ikiye ayrılabileceğini göstermeye çalışır: bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller, ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. Nitekim Gramsci organik entelektüele ilişkin şöyle der: “Kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomik politika uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb yaratır.” …Gramsci, organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasayı genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işle yapan  öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller her zaman hareket halinde, oluşum halindedirler (1994:22).

Gramsci’nin bu tasnifinin yanında Benda’nın entelektüelleri “insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlaki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan” olarak gösteren ünlü bir tanımı vardır (1994:22). Benda’ya göre, “gerçek entelektüeller, özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten bir sanat ya da bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten keyif alan, özetle manevi avantajlara sahip olan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: ‘ Benim krallığım bu dünyanın krallığı değil’ (1994:23). Bu özlü ifadelerine rağmen Benda, entelektüeli fildişi kulelerine çekilen, özel ve anlaşılmaz biri olarak görmediğini de belirtmektedir.

Fransız filozof Michel Foucault da yanı şekilde evrensel entelektüelin (bununla muhtemelen Jean-Paul Sartre’ı kasteder) yerini, “özgül” entelektüelin belli bir disiplinin içinde çalışan ama uzmanlığını her biçimde kullanabilen entelektüelin aldığını söylemişti. (1994:26) Foucault’un tanımı işbölümü ve uzmanlaşmanın etkisiyle entelektüelin bilgi yönünün nasıl değişim geçirdiğini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Said, farklı düşünürlerin entelektüel tanımlamalarını yaptıktan sonra onun evrensel anlamda tanımlamaya çalışır. Ona göre, entelektüelin iddiası evrensel ve özgürlükçü olmalıdır. Bunu netleştirdikten sonra nasıl davranması gerektiğini izah eder. Said, bunu kişisel bir düzeyde açıklamaktadır.

Bir entelektüel olarak kaygılarımı bir dinleyici ya da izleyici kitlesi önünde sunarım; ama mesele sadece bu kaygıları nasıl ifade ettiğimde değil, aynı zamanda özgürlük ve adalet davasını savunmaya çalışan biri olarak benim neyi temsil ettiğimdir. Bütün bunları söyler ya da yazarım, çünkü uzun uzun düşündükten sonra bunlara inanmışımdır, başkalarını da bu görüş doğrultusunda ikna etmek isterim. Bu yüzden de özel alanla kamusal alan alanın oluşturduğu hayli karmaşık bir karışım çıkar ortaya; bir yanda kendi tarihim, deneyimlerimin sonucu olan değerlerim, yazılarım ve tavır alışlarım vardır, bir yanda da tüm bunların insanların savaş, özgürlük ve adalet hakkında tartışıp kararlar verdikleri toplumsal dünyaya girme biçimleri. İnsan salt özel alanda kalarak entelektüel olamaz, zira sözcükleri kağıda döküp yayımladığınız anda kamusal dünyaya girmişsiniz demektir. Salt kamusal alana ait, sadece bir hareket, dava ya da konumun sözcüsü veya simgesi olan bir entelektüel de olamaz. Şahsi tını, kişiye özgü duyarlılık diye bir şey vardır; söylenen ya da yazılan şeylere de bu anlam verir. Hele bir entelektüelin dinleyicilerini mutlu etmesi diye bir şey söz konusu olamaz; işin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktadır. (1994:27-8)

Yani Said’e göre, entelektüelin işi çelişki ve tutarsızlıkları göstermek olduğu için onun hedonist toplum yapılarında pek sevildiğini söyleyemeyiz. Entelektüel, hep kendi olmaya çalıştığı için de özgündür. Bazen bu kendiliğindenlikte ısrar etmesi bazı riskleri göze almasına yol açabilir.

Özellikle Said, tuhaf ya da marjinal bir entelektüel profilinde Turgengev’in ‘Babalar ve Oğullar’ romanında kahramanı -Bazarov- örnek göstermektedir. “Bazarov’u bir roman kahramanı olarak hiçbir yere yerleştiremeyiz; dostları Kirsanov ailesi, hatta acınası babaları bile hayatlarını sürdürürken Bazarov’un bir entelektüel olarak sergilediği mutlakçılık ve meydan okuma onu hikayenin dışına taşırır, evcilleştirmeye müsait olmadığı için hikayeye de uydurulamaz” (sf:30) .

Kendi başına buyruk olan ya da diğer insanlara nazaran özgür olan entelektüelin, basmakalıplaştırılan şeylere karşı duruşu onu daha önemli hale getirmektedir.

  1. MİLLETLERE VE GELENEKLERE PES ETMEMEK

Sosyolog Edward Shils modern entelektüelin klasikleşmiş tanımını söyle yapmıştır:

Her toplumda… kutsal olana yönelik sıra dışı bir duyarlığa sahip, içinde bulundukları evrenin doğasını ve toplumlarını yönlendiren kurallar hakkında birçok insandan fazla düşünen insanlar vardır. Her toplumda, aynı toplumu paylaştığı, çoğunluğu oluşturan insanlardan daha sorgulayıcı; gündelik hayatın dolayımsız, somut durumlarından daha genel bir nitelik taşıyan ve zamanla mekandaki göndermeleri daha uzak olan simgelerle ilişki içinde olmayı daha sık arzulayan bir azınlık vardır. Bu azınlıkta, arayışlarını sözlü ve yazılı söylem, şiirsel ya da plastik ifade, tarih yazımı, törenlere ve tapınma edimleri yoluyla dışsallaştırma ihtiyacı hissedilir (Akt: Said, sf:45).

Birçok toplumda bir azınlık olarak varolan entelektüeller, yaşadığı toplumda sorgulayan bir işleve sahip oldukları için bir yerde azınlık sayılırlar. İçinde yaşadığı dini duyguları bile eleştirebilecek cesarette ve tutarlılıktadır. Said, tek yol İslam tarzındaki düşüncelerin yanlışlığından özellikle dem vurmaktadır.

III. ENTELEKTÜEL SÜRGÜN:

GÖÇMENLER VE MARJİNALLER

Entelektüel, sadece doğru inandığı şeylerin peşinde olduğu için çoğu zaman yerinden yurdundan olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Fakat bu onu yıldırmamalıdır. Hayatta kalmak kadar doğruluğuna inandığı şeylerin savunucusu olmak da önemlidir.

Sürgün, şeylere hem geride bırakılanın hem de şimdi ve burada olanın açısından baktığı için onları hiçbir zaman tecrit edilmemiş biçimde görmeyen bir çifte perspektife sahiptir (Said, sf:63).

Said’e göre, bunun dışında olayların ya da olguların nasıl bu halde olduklarını sadece bugün açısından değil de geçmiş açısından da bakabilme yeteneği kazandırmaktadır.

Sorumsuzca ya da uçarı gibi görünen marjinallik durumu, adımlarını her zaman dikkatli olmaktan, pişmiş aşa su katmaktan korkmaktan, sizinle aynı gruba dahil arkadaşlarınızı kırma endişesinden kurtarır sizi. Kimse bağlılıklardan ve duygulardan kurtulamaz elbette. Teknik ehliyetini kiraya veren ve önüne gelene satan o sözde yüzer-gezer entelektüel de değil kafamdaki. Dediğim şu: Bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir. Sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığı açıktır, alışılmışın mantığına değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder (Said, sf:66).

            Sonuç:

            Said, entelektüelin, sadece kendi inandığı gerçek peşinde koşan birisi olması gerektiğini söylemektedir. Bu aşamada ortaya çıkacak bütün zorluklara göğüs germeli ve yine gerçeğin peşinde koşmalıdır. Entelektüel’in gerçek manada amatör ve araştırmacı ruhlu olmak zorundadır. Yani uzmanlaşmaya kendini kaptırıp piyasa analisti olmamalıdır. Uzmanlaşma ya da profesyonellik, genellikle Amerikan üniversitelerinde ortaya çıkıp her alana hükmeden bir durum olmuştur. Üniversite hocalığına indirgenen entelektüel’in içi boşaltılmıştır bir yerde. Bunun aşılması gerekmekte ve bilgiye sahip ya da entelektüel olma iddiasında olanın sosyal, siyasal ve evrensel sorumluluğu olmalıdır. Fakat buna rağmen Said, üniversite hocalarından entelektüel olmaz dememektedir. Olur ama kendi belirttiği evrensel ve insancıl sorumluluğu taşırsa olur demektedir.

Entelektüel, iktidara hakikati söylemeli ve iktidarın kendi yolunu bulmasını sağlamalı ya da sağlamasına yardımcı olmalıdır. Bu hakikat nesnel ve insanlığın yararınadır. Bunu ifade ederken bölgesel ve yerel şeylere hapsolmadan evrenseli yakalama derdine düşmelidir. Bunu yaparken her şeyden önce laik bir yaşam felsefesi ve duruşu olmalıdır. Kutsal olan ne siyasi metinlere ne de insanlığa mutluluk getirmeyeceği daha önce ıspatlanmış olan muhafazakar metinlere itibar etmelidir.

Said, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak entellektüel’in inançsız olması gerektiğe doğru giden yorumlar ve çıkarımlar yapmıştır. ‘Tanrılar Hep İflas Eder’ başlıklı bölümde hem siyasi tanrılara hem de diğer tanrılara yönelik bir eleştiri söz konusudur. Fakat dinin varlığına doğrudan bir eleştiri söz konusu değildir.

Sonuç olarak, entelektüel, doğruyu arayan, uzmanlaşmanın kısırlığından kaçınan, iktidara her koşulda hakikati söylemeye çalışan biri olmalıdır. Kendi doğrularını ifade ederken, bu düşünceler doğrultusunda kamuoyu oluşturma süreçlerine katılmalıdır. Said’in, Filistin Savaşı’nda İsrail zulmü için Filistinli çocuklarla beraber taş atması sembolik olsa da bu şekilde yorumlanmalıdır. Zaten Said, daha sonra bu eylemden ötürü Amerikan üniversitelerinde ders vermesi yasaklaşmış ve mahkemelik bile olmuştu. Ama doğru bildiğini hem savundu hem de mahkemelere rağmen doğrusundan asla vazgeçmemişti. Yani kendi ifade etmeye çalıştığı entelektüel’e uygun bir davranış örneği sergilemiştir.

ERGİN SERTEL*

Edward Said, ENTELEKTÜEL, -sürgün,marjinal,yabancı- çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı yay., İst., 1995.

* Sertel, lisansını ve yüksek lisansını sosyoloji alanında tamamladı. “Dini ve Etnik Kimlikleriyle Nusayriler” adlı bir kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Orta Doğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü Kültürel Çalışmalar yazarı ve editörüdür.