Hatay’daki Uluslaştırma Politikaları

12 Şubat 2016 Cuma, 12:20
HATAY

 “Vatan”ın Son Parçası                                                                                                                                                                    

                                                                                                                     Levent DUMAN*

Bu yazının amacı Hatay üzerine yeni yayınlanmış “Vatan”ın Son Parçası: Hatay’daki Uluslaştırma Politikaları başlıklı kitabın tanıtılmasıdır. İletişim yayınları tarafından Ocak 2016’da yayınlanan kitap İskenderun Sancağı/Hatay üzerine daha önce yayınlanmış çalışmaları da göz önünde bulundurarak konuya farklı bakış açılarını dahil etmeye çalışmıştır.

Söz konusu kitap esas itibariyle bir uluslaştırma çalışmasıdır. Diğer bir deyişle mekanın, kurumların, bireylerin dönüştürülmesini inceleyen bir çalışmadır. Uluslaştırma genellikle yukarıdan-aşağıya çalışılan bir süreç olarak karşımıza çıkıyor, bu bakış açısında siyasa yapıcıların aldıkları kararların uygulamalarının analiz edilmesi genellikle izlenilen yöntemdir. Uluslaştırmanın aşağıdan okunması, diğer bir deyişle politikaların sıradan insanlar üzerindeki etkilerinin analizi çok da uygulanan bir yöntem değildir. Çalışmada bir yandan yukarıdan-aşağıya politikaların hayata geçirilmesi incelenirken bir yandan da bu politikaların aşağından çalışılması söz konusudur.

Türkiye’de 1920’lerin sonları ve 1930’larda yoğun biçimde uluslaştırma politikalarının uygulandığı bir süreç yaşanmıştır. Bu dönemde özellikle eğitimde uygulanan politikalarla tek tip insan, tek dil konuşan vatandaş profili yerleştirilmeye çalışılmış, aidiyetlerin yeniden inşası çabalarında eğitimin yanı sıra yeni tarih tezleri devreye sokulmuştur. Hatay Devleti’nin kurulduğu 1938 yılına kadar Türkiye’deki uluslaştırma politikalarının etki alanı dışında kalan Antakya yöresi bu tarihten itibaren yoğun uluslaştırma politikalarının uygulandığı bir bölge olmuştur.

Çalışmanın amaçlarını genel hatlarıyla belirtmek gerekirse, İskenderun Sancağı’nda 1938 öncesi Türkiye ile bağları devam ettirme ve 1938, özellikle de 1939 sonrasındaki uluslaştırma politikalarının analiz edilmesi, bu politikalarda rol oynayan faktörlerin incelenmesi ve politikaların hayata geçirilmesi sırasında bölgedeki farklı dini ve etnik gruplar üzerinde oluşan etkilerin ortaya konulmasıdır.

Hatay ile ilgili yapılan çalışmalarda farklı yöntemlerin benimsendiğini görmek mümkündür. Sarah Shields, Serhan Ada ve daha pek araştırmacının uluslararası diplomasiyi ön plana çıkaran yöntemleri oldukça sık benimsenmiştir. Türkiye’ye katılım süreci ve sonrasına dair sözlü tarih çalışmaları son dönemde oldukça benimsenen bir diğer yöntem olarak karşımıza çıkmıştır. Esra Demirci Akyol, Fulya Doğruel, Çiğdem Duman, Sıtkiye Matkap bu yöntemi benimseyenlere birkaç örnek olarak verilebilir. Seda Altuğ’un takip ettiği yerel unsurları uluslararası ilişkiler bağlamında ortaya koyan yöntem sürecin dinamiklerini ortaya koyma açısından oldukça yararlıdır. Thomas Wilson ve Hastings Donnan’ın bölgenin Türkiye’ye katılması sonrasında aidiyetlerin dönüşümünü analiz eden yöntemleri de bölgeye dair çalışmalarda benimsenen yöntemlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Önceki çalışmalardan farklı olarak bu çalışmada katılım öncesi dönemde Türkiye’nin bölge ile bağları devam ettirme konusunda benimsediği politikalar analiz edilmekte ve katılım sonrasındaki süreçte uluslaştırma politikalarının farklı gruplar üzerindeki etkileri incelenmektedir.

Çalışmada 1950’ye kadarki süreç dört dönem altında incelenmektedir. 1918-1936 yılları arasındaki uzun dönemde bölgedeki Türk kimliğinin korunması ve devam ettirilmesi hedefi ön plana çıkmaktadır. 1936-1938 yılları arasını kapsayan ikinci dönemde ise İskenderun Sancağı’nda Türklerin çoğunluğunu ispatlama çabaları yoğunlaşmıştır. 2 Eylül 1938-29 Haziran 1939 arasındaki dönemde ise Hatay Devleti tarafından hayata geçirilen uygulamalar üzerinde durulmaktadır. 1939-1950 arasındaki dönemi kapsayan süreçte “yeni”nin “vatan”a eklemlenmesine dair politikalar ve bunların yansımaları incelenmektedir.

İncelenen döneme dair yerel ve ulusal gazeteler, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi belgeleri, Hatay Devleti Resmi Gazetesi, TBMM Zabıt Cerideleri, bölge ile ilgili kitap ve makalelerden yararlanılmasının yanı sıra çalışma kapsamında 32 kişi ile yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Büyük kısmı döneme tanıklık etmiş insanlardan oluşan bu kişiler, politikaların farklı gruplar üzerindeki etkilerinin anlaşılması açısından önemli bir kaynak olmuştur.

Tarihsel süreç içerisinde bakıldığında Antakya yöresindeki sosyal-ekonomik yapıların Tanzimat sonrasındaki süreçte yeniden şekillendiği görülmüştür. Ortaya çıkan gelişmelerde 1858 Toprak Kanunu önemli dönüm noktalarından birini oluşturur. Siyasal açıdan ise bölge, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından hareketli bir dönem yaşamıştır. Bölgede Faysalcıların kurduğu Arap Hükümeti uzun süre ayakta kalmamış, Fransa’nın bölgeyi işgalinin ilk döneminde silahlı çatışmaların yaşandığı bir süreç yaşanmıştır. Silahlı çetelerin faaliyetlerinin yaygın olduğu bu dönemi Ankara Hükümeti’nin Fransa ile imzaladığı Ankara Antlaşması’nın ardından Fransız yönetimi altında göreceli istikrarın sağlandığı bir dönem takip etmiştir. İskenderun Sancağı’nda yaşayan topluluklar arasında ayrışmanın devam etmesine dönük politikalar izleyen Fransa bölgeyi Beyrut’ta bulunan Yüksek Komiseri aracılığıyla yönetmiştir.

İskenderun Sancağı 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalsa da Türkiye’nin bölgeye olan ilgisi sona ermemiştir. 1923’ten sonraki süreçte İskenderun Sancağı’nda Türkiye yanlısı çeşitli teşkilatlanmalar oluşturulmuştur. Bunlardan Gençspor Kulübü en önemli yapılardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Spor dışında kültürel ve sosyal konularda da faaliyet gösteren bu kulüp Türkiye ile bağların devam ettirilmesinde önemli rol oynamıştır. Türkiye’den gazete, dergi ve kitaplar bu kulüp aracılığıyla Sancak’taki ilgili kişilere ulaştırılmış, Türkiye’de meydana gelen değişimlerin bölgede bilinirliliğinin sürdürülmesi sağlanmıştır.

İskenderun Sancağı’ndaki teşkilatlanma dışında yayınlanmaya başlanan yerel dergi ve gazeteler de Türkiye ile bağların devam ettirilmesinde önemli rol oynamıştır. 1928’de Arap harfli Türkçe olarak yayınlanmaya başlanan Yeni Mecmua ve 1930’da bunun yerini alan Yenigün Türkiye’deki gelişmelerin Sancak’ta duyurulmasında önemli rol oynamıştır. Süreç içerisinde Yenigün’de Latin alfabesi ile yazılar yer almaya başlamış ve süreç içerisinde gazete tamamen Latin harfleriyle yayın yapmaya başlamıştır.

Ulusçuluk açısından bakıldığında İskenderun Sancağı’nda özellikle 1930’ların ortalarından itibaren hareketli bir dönem yaşanmıştır. Yükselen Türk ulusçuluğuna karşı Arap ulusçuluğunun da yaygınlaşmaya başladığı bölgede, farklı ulusçulukları temsil eden semboller giderek daha görünür hale gelmiştir. Fes, şapka, sidara farklı gruplar tarafından kullanılır hale gelirken dükkan levhalarında kullanılan renklerde ayrışma ortaya çıkmış, farklı ulusçuluk akımlarının önde gelen kişilerinin resimleri ev ve işyerlerinde daha yaygın biçimde görünür hale gelmiştir.

İskenderun Sancağı’nda Arap ulusçuluğu Zeki Arsuzi liderliğinde etkinliğini arttırmaya çalışırken bölgedeki Türk ulusçularının benimsediği yöntemlerin benzerlerini takip etmeye çalışmıştır. Al-Uruba adlı bir gazete ile bu grubun fikirleri yaygınlaştırılmaya çalışılmış, Arapçılık Kulübü ile teşkilatlanmaya gidilmiştir.

9 Eylül 1936’da Fransa ile Suriye arasında imzalanan antlaşmada İskenderun Sancağı’nın da Suriye’nin diğer bölgeleri gibi değerlendirilerek kurulması öngörülen devletin sınırları içine kalacağı anlaşılınca Türkiye bu düzenlemeye karşı harekete geçti. Bu bağlamda Sancak’ta Türkiye yanlısı örgütlenme güçlendirilirken bir yandan da Türkiye kamuoyunda Sancak sorunu gündeme taşınmıştır. Bu süreçte Hatay adı icat edilmiş, Eti Türkü tezi giderek daha fazla ön plana çıkarılmıştır. Bu girişimlerinin yanı sıra Türkiye bir yandan da uluslararası düzeyde başta Milletler Cemiyeti (MC) ve Fransa nezdinde olmak üzere çeşitli girişimlerde bulunmuştur.

Türkiye’nin girişimleri sonucunda MC İskenderun Sancağı’nda Suriye’ye bağlı “ayrı bir varlık” oluşturulmasını kararlaştırmıştır. 29 Mayıs 1937’de Sancak Statü ve Anayasası’nın MC tarafından kabul edilmesiyle birlikte Sancak’ta seçim hazırlıklarına başlandı. Kabul edilen Statü ve Anayasa ilk etapta Sancak’ta temsil oranlarını da belirleyecek seçmen yazılımlarının gerçekleştirilmesini, ardında da ikinci turda meclise girecek 40 vekilin belirlenmesini öngörmekteydi. Her cemaate asgari temsil sayılarının garanti altına alındığı bu düzenlemede ilk turda seçmenlerin kendilerini 7 cemaatten birine yazdıracakları belirtiliyordu. Meclisteki temsil oranları seçmen yazılımlarına göre belirleneceğinden Türkiye farklı cemaatlerin de Türk cemaatine yazılmasını sağlamak için yoğun girişimlerde bulundu. Bu bağlamda özellikle Arap Alevilerin, Eti Türkü tezi ve başka unsurlar kullanılarak Türk cemaatine yazılmaları konusunda faaliyetler gerçekleştirilmiştir.

İskenderun Sancağı’ndaki seçmen yazılımlarının başlamasında önce Türkiye, Avrupa’da yaklaşan savaş tehlikesinin Fransa’ya çok fazla tercih bırakmadığı ortamda, Fransa’dan kurulacak mecliste çoğunluğun Türk cemaatine verilmesi konusunda 10 Mart 1938’de garanti almayı başarmıştır. Bunun yanı sıra bölgede propaganda faaliyetlerini yoğunlaştıran Türkiye çalışmalarını seçmen yazılımı boyunca aralıksız devam ettirmiştir.

MC Seçim Komisyonu’nun gözetiminde 3 Mayıs 1938’de başlayan seçmen yazılımları sırasında Türk cemaati çoğunluğu sağlayacak orana ulaşamadı. Sancak’ta olayların giderek tırmanışa geçtiği bu süreçte MC Seçim Komisyonu 22 Haziran’da güvenlik sebepleri gerekçesiyle işlemleri durdurdu, kısa bir süre sonra da bölgeden ayrıldı. Bunun ardından Türkiye ve Fransa arasında varılan düzenleme çerçevesinde 2500 Türk askeri 5 Temmuz’da Sancak’a girdi. Türkiye ve Fransa’nın belirlediği isimlerden oluşan yeni bir seçim komisyonu kurularak yazılım işlemleri kaldığı yerden devam ettirildi ve en nihayetinde bölgede Türk cemaatinin çoğunluğu sağladığı duyuruldu. 2 Ağustos’ta seçim işlemlerinin tamamlandığı ilan edildi. Yeni kurulacak 40 kişilik meclisin 22 sandalyesi Türk cemaatine verilirken diğer cemaatlerden meclise girecek kişilerin de Türkiye’ye muhalif olmayan kişilerden oluşması sağlandı.

2 Eylül 1938’de toplanan meclis çalışmalarında Türkiye belirleyici olmuştur. Yeni yapıda görev alan cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı Türkiye tarafından belirlenmiş, Hatay adı verilen yeni yapı her geçen gün daha fazla Türkiye’ye yakınlaşmıştır. Meclisteki tüm konuşmaları Türkçe gerçekleştirilmiş, Türkiye’nin bayrağının neredeyse aynısı bir bayrak Hatay bayrağı olarak kabul edilmiş, İstiklal Marşı Hatay için de kullanılmaya başlanmış, Türkiye’den personel ve maddi yardım alınmıştır. Bunlar dışında süreç içinde Suriye parası yerine Türk Lirası kullanılmaya başlanmış, Türkiye ile seyahat engelleri kaldırılırken Suriye ile seyahatlere kısıtlamalar getirilmiş, Suriye ile gümrük kurulmuştur. En nihayetinde de Hatay’daki meclis Türkiye ile Fransa arasında imzalanan anlaşma doğrultusunda, 29 Haziran 1939’da toplanarak Türkiye’ye katılma kararı almıştır.

23 Temmuz 1939’da son Fransız askerlerinin ayrılması ile Hatay Türkiye’nin bir vilayeti haline dönüştü. Emniyet Genel Müdürü olan Şükrü Sökmensüer Hatay valisi olarak atandı. CHP ve Halkevlerinin Hatay’da örgütlenmesine hız verildi. Hatay’da yaşayan insanlara 6 ay içinde başka ülkelerin vatandaşlığını seçme hakkı verildi. Haziran 1938 ile Ocak 1940 arasındaki dönemde bölgede yaşayan 50 bin civarında insan, yani nüfusun % 20’sinden fazlası bölgeden başka ülkelere göç etti. Bu göçler bölgenin nüfus çeşitliliğinin azalmasına neden oldu.

Hatay’ın bir vilayet haline gelmesinin ardından bölgede yaşayan tüm insanlara Türkçenin öğretilmesi yönünde faaliyetler gerçekleştirildi. Yetişkinler için okuma-yazma kursları açıldı. Türkçe eğitim vermeyen okullar kapatılırken bölgede Türkçe eğitim vermek üzere çok sayıda yeni okul kuruldu. Bunlar dışında kılık-kıyafet alanındaki uygulamalarla insanların Türkiye’deki inkılaplara uyumlaştırılması sağlanmaya çalışıldı. Herkese Türkçe soyadı verilirken Sünnilerle Aleviler arasında mevcut ayrışmanın sona erdirilmesi yönünde faaliyetler gerçekleştirildi. Tüm bu faaliyetlerle bölgede yaşayan tüm bireylerin cumhuriyetin ortaya koyduğu ilkelere uygun birer vatandaşa dönüştürülmesi hedeflendi.

                                                                              (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016)

 

*Levent DUMAN: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Uluslararası İlişkiler bölümünde lisansını ve ABD University of Pittsburgh’da Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisansını tamamlamıştır. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde Doktora çalışmalarını yapmıştır. Halen Selçuk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak akademik çalışmalarını devam ettirmektedir