İskenderun Sancağı: İlhakı nasıl bilirdiniz? – Sıtkıye MATKAP

21 Kasım 2015 Cumartesi, 04:16
iskenderun-sancagi1

Bir resmi tarih anlatısı ile ilk karşılaştığımız yer okuldur aslında.Tarih derslerinde içinde yaşadığımız “vatan” toprağının ne büyük güçlükler ve savaşlarla ele geçirildiğini, entrika kokan anlaşmalar ve antlaşmaların bir stratejik başarıya nasıl dönüştüğünü didaktik bir şekilde ezberleriz. Kim olduğumuzun adı da orada konur “bilimsel” bir dilin refakatinde. Bu dil, ülke sınırlarının çizildiği sürecin ulus kimliğin inşasına da bağlandığı tarih anlatısıdır. Resmi tarih, kahramanlık hikayelerinin muktedirler ve adı sanı çok bilinmeyen askerlerce “işgal edilen” değil “fethedilen” topraklarda nasıl gerçekleştiğinin fotoğrafını sunar. Tarih algımıza da  kaynak olan milli tarih, yazarlarının aktarmak istediği kadarıyla, olmuş bitmişlerin“bilimsel” sosla meşrulaştırıldığı bir alandır. Olanı biteni bilmek de anlamakta, tarih kitaplarının içindeki bu önemli gün-ay-yıllarda ister diplomatik ister zorla olsun karşılıklı tarafların yapıp ettiklerinin hatırlanması demek değildir oysaki. Bu, olayların önemsizliğinden değil; seyirlik bir tatla süreçlerin kavramsal ve eleştirel bir tonla algılanmasına dönük soru işaretlerini gizlemesinden kaynaklı bir yaklaşımın hakim olmasındandır. Sırandan insanların tanıklıklar da kıymetlidir halbuki, hele ki aşağıdan tarihle yukardakine kafa tutulacaksa…

Böyle bakıldığında sonradan Türkiye topraklarına ilhak edilen İskenderun Sancağı’nın resmi tarihteki yeri, Türk ulusal tarih yazımındakine benzer milliyetçi yan anlamları barındıran bir perspektifle çizilmiştir. Bölgeye dair tarih yazımlarının tarihçesine bakıldığında 1936 öncesi ve sonrasıyla değişen ve farklılıklar arz eden anlatıları görmek mümkündür. 36 öncesinde daha oryantalist bir yaklaşımla batılı kaynaklarda yer alan bölge tarihi, özellikle 36 sonrasında politik çıkarların ve gündemlerin etkisiyle daha milliyetçi bir söylemin ağırlıklı olarak yer bulduğu, bölgenin Araplığının ve Türklüğünün bir takım dayanaklarla güçlendirilmeye çalışıldığı bir tarih yazımının nesnesi haline gelmiştir. Öyle ki; dönemin gazetelerinde ve elit milliyetçi kesimler tarafından çıkarılan yayınlarda bölgenin folkloru, tarihi, coğrafyası ve yerli halkın ırklarına dair “antropolojik bulgular” ile süslenen yazılar bu değişimin çıktıları şeklinde kendini göstermiştir. . Franko görünümlü Türk özlü Arap Alevilerinin brakisefal ölçüleri alınıp Alpin ırka mensubiyetleri kanıtlanmaya çalışılmıştır. Sınırın yeniden çizilmesinin ihtimali ile özellikle Türk devleti konjonktürel getirilerin peşine düşmüş, sınıra dair millet tasavvurunu dışa vurarak hegemonya kurmak için rızanın kazanılmasına dönük legal-illegal pratiklere başvurmuştur. Peki, politik diplomatik tarih yazımının baskınlık kazandığı bölge tarihini veya geçmişi sıradan insanların bakışlarıyla yeniden düşünmek çoklu tartışmaların içinde bize nasıl perspektifler kazandırabilir? Hatti ve Katay kelimelerinin kaynaştırılmasıyla icat edilmiş Hatay ismi ile anılan bölgenin “40 asırlık Türk yurdu” imlemesinin dışında bugün ilhak sürecinin yeniden düşünülmesi; sınır, kimlik, devlet, hegemonya, tehcir, propaganda, ev, sınır dışında kalmış akrabalar, modernlik, geleneksellik, ulus, millet, cumhuriyet, savaş, korku gibi tartışmalar çerçevesinde nasıl bir dille yeniden çağırılabilir?

Bu yazı kapsamında bölgedeki “kendi kaderini tayin” hakkı ile uluslar arası düzeyde manda yönetiminin son bulmasıyla statü kazanan yapının tarihinden ziyade yapılan sözlü tarih görüşmeleri ile geliştirilen perspektiften örnekler sunulacaktır. Politik iklimin anlaşılması ve sınır politikaları ile sürecin anlaşılması için dipnotlarla büyük resme atıflarda bulunulacaktır. Fakat bu kısa yazıda merkeze sıradan insanların “ağalık ve köylüler” “Arap milliyetçiliği” gibi meseleler üzerinden bakış açıları konmuştur. Sözlü tarih, gerçeğin araştırılması ile bozguna uğratılan resmi tarih olarak değil, tarih disiplinine eleştirel bakmayı sağlayan, dinamikleri sadece politik sürece bağlamayan, tarihe çoklu ses vermenin yöntemi olarak ele alınmıştır.

Ağalık sisteminin ilhak öncesinden sonrasına doğru değişimi, sınıra dair kimlik politikalarının değişimi; yani patronaj ilişkilerindeki değişimi anlamamız açısından önemlidir. 16. yy ile birlikte tımar sisteminin gerilemesi ve vergilerin daha etkili toplanması için iltizam sisteminin getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Osmanlı’da merkezileşme çabalarının altında ayan sınıfının güçlenmesi ve özerklik kazanması yatmaktadır. Hatay’da ayanın gücünü kesmek isteyen hükümet özellikle Amik Ovasına Türkmen aşiretlerinin iskanı ile engelleme çabasına girişmiştir. Değişen toprak sahiplik yapısı ile bu aşiretler Manda yönetiminin geldiği dönemde tarım vergisinin miras yoluyla aktarılması ile toprak sahiplik yapısını değişimi pekişmiştir. İskan edilen Türkmenler daha sonra “Amik Beyleri” olarak anılmaya başlanmıştır. Amik beyleri Sünni İslam’a bağlı olan, kimlik ölçütleri etnik değil dinsel temelde tanımlayan kesimdir. Aslında bu kesimi, sadece Türk kökenli olan feodaller olarak ele almak yanlış olup içlerinde Arap ve Kürt ağalarından da olduğunu vurgulamak önemlidir. Fakat ulusallaşmanın ve sınır politikalarının önem kazandığı zamana kadar bu etnik kimliklerinin politik alana çok yansımadığını söylemek mümkündür. Diğer tarafta duran marabalar içinse etnik ve sosyal açıdan heterojen bir kompozisyon taşıdığından bahsedilebilir. Arap, Kürt, Ermeni ve Türklerden oluşan topraksızlar ortakçılık ile geçimlerini sağlamaktadırlar. Asimetrik bir yapı gösteren ağayla patronaj ilişkileri olan marabalar sebze bahçelerinde,  ipek böcekçiliği ile sabun üretimi işinde çalışmışlardır. Sözlü tarih yöntemi ile görüşülen dönemin marabaları ve onların çocukları bu patronaj ilişkisine dair daha fazla bilgi edinmemize yardımcı olmuştur. Manda dönemi, Sancak’a verilen statünün değişimi ve bugünkü süreçte bir ulusa tabi kılınmanın bu ilişkilerdeki değişimi görmemizde önemlidir. İlhak sonrası topraklar ağalardan çocuklarına geçmiş ve toprakların parçalı bir hal almasına neden olmuştur. Toprakta ortakçı veya çeyrekçi olarak çalışan küçük köylülerin 1950’lerle beraber bu topraklara yavaş yavaş sahip olduklarını görüyoruz. Bu değişim özellikle ilhak sonrasına denk geldiğinden marabaların değişimi kazanan ortakçılar, kaybeden ağalar şekilde algılamalarına, kendilerini çalışkanlıklarıyla zenginleşen, ağaları ve ailelerini tembellikleri nedeniyle fakirleşen kesimler olarak görmelerine neden olmuştur. İskenderun’da 2009 yılında 89 yaşında görüşme yapılan Ali isimdeki şeyhin anlattıkları bu bakış açısının temsili olarak görüşebilir:

Türkiye’ye ilhaktan sonra ağalar gitti.

– İntikal etti.( Mallar intikal etti) Türklerden Hıristiyanlara

Nasıl intikal etti?

– Türk ağaları son zamanlarda coştular. Var bir sürü toprakları var, bahçeleri var. Şimdi bunları bırakıyor,

gidiyor İstanbul‟a sefahata

Türkiye’ye ilhaktan sonra mı?

– Daha önce, daha önce bu başladı. Şimdi İstanbul‟dan geliyor buraya ne varsa kendine yetiyor. Dünyanın

zengini. Sattılar.

Siz biliyor musunuz böyle ağalar?

– Mesela Suphi Bereketler vardı. Rıfat Ağa vardı. Bizim köyde 2 ağalar vardı. Ben biliyorum Beyazıt Bey,

iyi biliyorum bütün mallarını sattı. Ondan sonra onu eniştesi vardı, ismini bilmiyorum. Ama ablası İhbas

Hanım, kocası satmış, 1–2 tarla 1 bahçe kalmıştı kendisine. Alanlar, satın alanlar hep bizim millet.

Bizimkiler daha önce köle gibi çalıştı. Onların topraklarında…sonra onlar ağa oldular çalıştıkları

topraklarda

Ama onlar ağalar kadar zengin olmadılar

– Nasıl aldılar? Ağaların 40 tane 50 tane toprağı var. Adam 1 tane aldı. Ağanın 10 tane bahçesi var.

Bizimki 1 tane satın aldı. Zaten bizimkiler birleşmişler. 1 tane bahçe almışlar. Ben iyi bilirim. Mesela bir

adam vardı, 4 tane çocuğu bahçede 4 çocuğu çalışıyor. Her bakanın bağlı olan tarlaları var. 4 tane oğlu

tane oğlu her birisi bahçenin 4‟de birini aldı. Yani ben o kitabı Alevilerin ne hale geldiklerini tarif etmek

için yazdım. Mesela birçok köy var. Aşağı yukarı köy derler. Mesela Bakras; Aşağı Bakras, Yukarı

Bakras. ġimdi Türklerin, daha sonra Aleviler geliyor, onlar aşağıda. Çiftlikte çalışıyor onlar.

Bu yazının sınırlılığında özellikle yöntemsel olarak sözlü tarihin sunduğu imkan olarak ele alınan diğer bir konu da 1936 sonrasında artan milliyetçilik faaliyetleri ve propagandalara dair başka perspektifler geliştirilip geliştirilemeyeceğine ilişkindir. Türk tarih yazımı içinde ilhak süreci Arap milliyetçilerin başarısızlığı ve Türk milliyetçilerinin zaferi şeklinde temsil edilmiştir. Dönemin önemli siyasi figürlerinden biri olan Arap milliyetçisi Zaki Al-Arsuzi’nin sıradan insanların algısında nerede durduğunu resmi tarih anlatısı ile karşılaştırmak, sadece süreç hakkında bilgi vermez, bize iki politik grup (Arabistler ve Türkçü-Kemalistler) dışındaki özerklik isteyen politik grup hakkında bilgi edinmenin yolunu açar. 1930’lu yıllar boyunca Fransız yönetiminin bu gruplarla kurduğu ilişkinin araçsallığına dair de önemli ipuçları verir. Orta sınıf kültürel sermayesi olan bu “ilerici” grupların milliyetçi ideolojilere insanları çekme biçimleri aslında özgürlüğün bir ulus devletle geleceği fikrini yayma çabasından başka bir şey değildi. Ama bu ikna yöntemleri dışında zorlamanın da özellikle elit olmayan kesimlere yönelik hegemonya elde etmenin yolu olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Bugün resmi tarihle paralel olarak Arapçılara dair başarısızlık algısının nasıl yer ettiğine dair şöyle bir örnek verilebilir:

Arsuzi?

– Yahu Arsuzi gençleri toplardı, konuşma yapardı, bir şeyler anlatırdı Affanda. Biz de duyardık,

öyle söylüyor, böyle söylüyor diye. Ama zaten çocuktuk. Ondan taraf olan çok yoktu, yani ne

olacak?

Neden taraf olan olmadı?

 Olmadı yahu. Onlar devlet değildi, bir şey değildi. Hükmedemediler millete. Yani haydi öyle olacak, haydi böyle olacak, olur mu? Yapamadı bir şey. Ama çok çok konuşma yapardı, toplardı

milleti. Destekçisi vardı ama biz hiç değiştirmedik. Atatürk.

Burada Zarife’nin ifadesinde dikkat çekici nokta Arsuzi’nin lider olarak Atatürk’le kıyas edilmesidir. Ankara’nın ilhak süresince yaptığı kampanya Atatürk kültünün ne kadar yaygınlaştırıldığı, seküler bir devlette Aleviler için yaşamanın ne kadar belirleyici olduğunun izlerini sunmasıdır. Yapılan propaganda kapsamında Alevi şeyhlerle kontakların kurulması ve o dönemde fötr şapka giyen şeyhlerin bugün de politik duruşlarını fötr şapkaları giyerek kamusal alanda ifade etmeleri dikkat çekicidir.

 

iskenderun-sancagi2

Ortadaki al-Arsuzi ve arap milliyetçilerinin kafasında sidara ismi verilen şapkaları

 

iskenderun-sancagi3

İlhaka karşı yapılan bir protesto ve pankartta “Irk her şeydir” yazmakta.